19 Aralık 2014 Cuma

Ruhname

Bir derde düşmüşem, devası dertte gizli
Bir yar'e düşmüşem, kalbi aşka kilitli
Bir diyare düşmüşem, eve dönüş kapalı
Bir dara düşmüşem, gönülde dost aralı

Bir dağa çıkmışam, inmezem onurumdan
Bir kalbe küsmüşem, sevmezem gururumdan
Bir hayale düşmüşem, durupdur uzaklarda
Bir duygu istemişem, anlaya ruhumuzdan

Sevgi saygı yok ise, sözün zehirdir senin
Sen tatlı söz söyleyiver, işin kötüsü benim
Yapmaz isen iyilik, ne kalp görür ne beyin
İncitirsen gönlümü, uzaklaşır bedenim

Kalbimi arıyorsan, incittiğin yerdedir
Bedenimi arıyorsan, ruhu yok mezardadır
Beynimi arıyorsan, sözünü bil de söyle
Kulağımı arıyorsan, yürüdü gönlüm ile

Cansız Bülbül, Solan Gül

Bugün efkârım var, değmeyin yarama dostlar
Elemimi bir gönlüm bilir, bir de dilsiz duvarlar
Bir yar gider olmuş, eli değmeden elime
Gönlü bana lâl olmuş, yüzü gülsün ellere

Ben bir garip yolcuyum, hayat yolculuğunda
Sevgiyi arar idim, gurbetin bağlarında
Düşman değil dost idim, sevmeyi özler idim
Yusuf gibi yittiğim, aşkın kör kuyularında

Yusuf bir bülbül gibi, konmuştu gül dalına
Ötme Yusufçuk ötme, kaderini çağırma
Ah, bülbülün kalbine, aşkı sığmadı gitti
Gül bülbüle güldükçe, rüyaya daldı gitti

Gülün dikenleri, bülbülün toy kalbini
Tam 17 yerinden kanatıp deldi geçti
Bülbül canı yandıkça, döktürdü şarkısını
Gül bu, yanan bülbülün haline güldü geçti

Bülbül aşkın âl renginde kalp şarâb
ını içti
Gül bülbülü görünce, cansız yatarken yerde
Tarifi imkansiz derin bir h
üzne daldı
Ey bülbül söyle bana, gül yüzün niye soldu?

Bülbül kalpsizdi artık, ölüm
üne susuyordu
Gül sonbahar mevsimi, yapayalnız soluyordu

3 Eylül 2014 Çarşamba

Kalbin seninse, yollar benimdir...

Yürüyorum...
Sırtımda bir kambur, belimde ağrı.
Kalbimde ise bambaşka bir acı.
Adeta yanıyor içimde bişey.
Beynimde sorular, konuşup duruyor..
Neden ben yine yalnız...
Neden hep yarım heves, ben yine hüzünlerde..
Bana gitmek düşer o diyardan yine...
Bana düşen ayrılmak o cânım yardan işte.
Ölene dek seveceğimi bilsem de.
Sevilmemek en büyük yük oldu işte.

Yürüyorum işte uzaklara doğru.
Ağaçlar bana bakar, bense yollara.
Yollar çukur kazmayın bana,
Görmeyin yaşarken öldüğümü,
Bilmeyin kalbimin ağladığını,
Bakmayın gözyaşlarıma,
Sadece uzayın ve hiç bitmeyin...

İnsanlar gelip geçiyor yanımdan...
Çocuklar oynuyor korkusuzca.
Bense çoktan geçmişim bu diyardan..
Ben çoktan ölmüşüm bu aşktan
Sanıyorsun ki ben ölüyorum acıdan,
Ben acıdan değil,
Sevgisizlikten ölmüşüm.
Beni öldüren budur...
Sensizlik değil.
Seninle olan sensizlik büyükmüş hepsinden..

O her güzel şeye ilgi gösteren varlık
Beni görmez olmuş,
O her yere sevgiyle dokunan kalp,
Beni unutmuş,
O baktığı yerde çiçek açtıran,
Beni karanlıkta görmüş,
Bana ne,
Bu dokunuş bana değil,
Bu bakış bana değil,
Bu sevgi bana ait değil.
Mantığım diyor ki bana,
Bu kalp senin, benim değil.
Git onu istediğine ver...
Ben yokum nasıl olsa.
Seninle de aynı, sensiz de.

2 Eylül 2014 Salı

Aradığınız Mantık'a Ulaşılamıyor

Yanyana bir resmimiz bile yoktu.
Eli elimden üstündü, bir türlü galip gelemedim, onu ellerimde tutamadım.
Bunu düşünmeye iznim dahi yoktu.
Hepsinden önemlisi, gözlerinde, görmeyi umduğum, hep hayalini kurduğum, ruhumdan bile gizli tuttuğum o canlı parlaklığın en ufak bir pırıltısı bile yoktu.
Anlatmadan gözlerimden beni anlasın diye umut etmiştim son kez.
Ama son sohbetimiz bile ölüydü, gözleri, ölü balık gözleri.

Ses tonunda sevginin s'si yoktu.
Ne söylediklerimden bir şey anlıyordu, ne de hissettiklerimi hissedebiliyordu.
Sadece beni anlamış gibi yapıyordu.
İşte...
En acısı da buydu.

O zaman bana düşen pek bir şey yoktu.

Tek bir şey vardı.
Ceketimi alıp o sevgisiz ve aşksız diyardan uzaklara gitmek.
Bir kayboluşa yeniden sürüklenmek.
Belki bu kayboluşta yeniden kendimi bulmak.
Belki o hengamede yeni baştan yok olmak.
Yeniden dirilmek acılardan süzülerek.

Ama ne olursa olsun..
Her şey soğuk bir mezara diri diri girmekten iyidir.

Üzgünüm ama sadece emekler verdim diye değil...
Ben ne emekler verdim de kimse görmedi. Neler çektim de onların ruhu bile duymadı.
Bu kez birisi bunları görmüştü ve hissetmişti bunu biliyorum.
Evet biliyorum, bir zamanlar o da hissetmişti bunları.

Ama o oralarda mantık ararken aradığımız aşk buralarda yoktu.
İşte bu yüzden...
Ben mantıkla kimseyi sevemem.
Çünkü ben kalpten sevmeden, aşkı hissetmeden diri diri ölemem.

Hoşça kal mantık.
Hoşça kal.

.......

22 Haziran 2014 Pazar

Bir Dağ Gibisin...









 Bir dağ gibisin...
Aşılması güç gibi görünen...
Peki öyle misin gerçekten?

Ben kendi yolunda giden bir yolcuyken karşıma çıktın... Gittiğim yoldan memnun değildim. Kendini hırpalayan bir yolcu kendine sadece yük verir. Yüklerimden kurtulmalıydım... Yüklerim de işte o yapıştığım yeryüzüydü. Bir de kendi kendime acı veren düşüncelerim.Yerin yüzü, göğün yüzünden daha yakındı, daha güvenliydi, ama daha tümsekli ve çukurlu. Ben kafamı kaldırıp gökyüzüne baktım, orda tek bir pürüz yoktu. Allah nasıl şekil verdiyse öyle duruyordu, ona el sürememiştik işte....

Artık yol ayrımına gelmiştim... Bir yanımda emin olduğum acılar, ki asla yanıltmamışlardı beni.
Bir yanımda da ancak o bildik ve tanıdık yüklerimden kurtulursam varabileceğim yüceler var. Lakin biraz yürümek, koşmak, kanatlanmak gerekecek. Bir tür bilgi ve arıtım sürecinden geçmek, eski alışkanlıklardan vazgeçmek, fiziksel ve ruhen iyileşmek, emin olmak hem kendinden hem de Yaradan'dan... Yapmayı istediğim, ama göze alamadığım... Beklediğim fırsat işte geldi. Bu bir çağrıydı.


''Gel...''

''Gidiyorum ama ben de bilmiyorum ki beni ne bekliyor...''

Sadece O'nu dinliyordum. Beni sürüklediği yer, kim acılar, kimi zorluklar, kimi restleşmelerden geçmemi gerektiriyordu. Ama olsun... Geride bırakacağım şey neydi? Bilmediğim bir acı mı? Bildiğim tek şey, bu işin asla böyle devam edemeyeceğiydi. Şimdi gidiyorum. Peki nereye varacağım? Beni kimler bekliyor? Bu şimdilik belli değil. Herşey kendini gösterince görünecek.


Hani Allah'a inanmanın tılsımı vardı ya o neydi? Eğer yüzünü görebilseydik, Allah'a herkes inanırdı. Peki biz niye görmeden inanıyoruz? Görmeden inanmanın muhakkakki bir kemâl'i var. Kemâle varan da cemâli görebilir..

İşte bunu hatırlattım kendime ve söz verdim. Ne olursa olsun...Yürüyeceğim.

Allah'ım...


Geldiğim yer beklediğimden daha iyi değil. Ama olsun...Bilinmezlikler var. Bir sevgi ve sevgisizlik. Bir ışıkta binbir bilinmezlik.
Burada güneş doğuyor ve ilk defa kuşları bu kadar net işittim. Yediklerim lezzet veriyor. Şimdi su içiyorum. Bana başka gereken bir şey yoktu... Dur ve dinle. Hisset.. Yediğine dikkat et.. Aldığın şey lezzet. İşte bu eksikti. Yaşamın bir lezzeti var. Peki o zaman beni ısıran kim? Dertler mi.. Acılar mı... Endişeler mi.. Hüzünler mi.. Duygular mı, düşünceler mi.. Bunların bir sonu gelir de herşey bir gün biter mi? Çok soru sordum... Cevaplar çoğu zaman fazlaca düşünceyle beraber gelmiyor.. Ama çok soru geliyor. Gelsin bakalım. Güller yine açacak... Hep bir mücadele, hep bir gaile olacak. Olsun be. Olsun.

Gidiyorum.. Bir çeşmeye geldim. Su akıyor...Küçük çocuk dedesiyle birlikte su testisini dolduyor. Benim testim yok. Halbuki yolum uzun. Küçük bir çocuk bile bunu biliyor. Ben aklımı nerde bıraktım? Aman canım, sahip olmak yok, sonu da yok. Geldiğim yerden beni özgürleştiren buydu. Şimdi ihtiyacım kadar içeyim.. Yarına Allah kerim. Yollar varsa, insanlar varsa, çeşmeler de olacak, testiler dolacak elbet.

İşte yol, yolculuk, yerleşmek ve testi arasında bir ilişki başlıyor. Yaşıyoruz ve bir yoldayız.. Ama kimi zaman yerimizde sayıyoruz.. Testimizi dolduruyoruz.. Halbuki temiz temiz içsek ve yolumuzda yürüsek.. Yollar bilinmezlerle dolu diyor genetik uyarı sistemimiz. O halde ya testisiziz ya da testi aslında biziz. Sahip olmak ve yerinde saymak ile, sahip olmadan yolunda yürümek... İşte bu tercihler kim olduğumuzu belirleyecek.

Geldiğim yeni yer bir kasaba. Bir pazar kurulmuş. Hummalı bir alışveriş var... Çok çeşit var. Geçip gidiyorum. Burada her renkten kumaş, her renkten insan var. Bir köşede yaşlı bir adam var. Elinde bir tahta parçası.
-Amca ne yapıyorsun?
-Ben kaşık ustasıyım...

Kaşık. Bir tane alayım...Artık kaşığım var. Ama son kuruşum da bitti. Kaşığım varsa, karıştıracak yemeğim de olacak elbet. Neye niyetlenirsen, kısmet ona göre gelir. Bir ümitle yine dolarak yoluma devam ediyorum...

İnsanlar sana deli diyebilirler. Ama sen inandığın yolda devam edersin. Aklın ve inancın birbirini tamamlıyorsa ne ala. Değilse sen ya bir mecnunsundur, ya da mantığına aşkı feda eden Leyla. İkisinden biri olma. Ama ikisi bir olmadıktan sonra, aşk'tan sana ne fayda?

Yürüyorum... Yolda bir çoban bana bir tas süt verdi. Yarısını içtim... Çobandan bir kaşık yoğurt çaldım süte. Yükledim çantama.. Akşam oldu... Sabah oldu. Yoğurdum oldu. Karnım doydu. Şükür Yaradan'a!

Dağlar aşılmaz değil. Sen de değilsin. Yüklerimden arındığımda, ben de ulaşırım o zirvelere. Şimdilik ben o enginlerde değilim... Ben bu dağın eteklerinde bir kır çiçeği olmaktan da utanmıyorum. Lakin yollar ancak yürümeyenler için uzundur...Bir çiçeğin ömrü yetmez belki ama bir arının ömrü yeter yol almaya. Belki onun kanatlarında uçar, erişirim enginlere.

3 Haziran 2014 Salı

Zamansız Sonbahar

 Gözlerini dumana sardım, rüzgâra emanet ettim kokunu. Terim sırılsıklam olmuş bir türlü kurumuyor. Gözyaşlarım sözlerimden süzülüyor sana bu satırları yazdıkça. Bembeyaz bir kirlilik doğurdu kıskançlığım sana. Aşkolsun demekten başka ne gelir içimden. Bir şiirim bile yok seni sana anlatan. Seni elimden alan şarlatan, yağ satan bal satan ben ölünce yok satan. Açıklamak gereksiz bazen doğruları ama ilk ve son yanlışın, alt edilemez kibrin olmalı. Sana dönecek bütün yollar dönülmez akşamın ufkunda kalmalı...

Bense bir yanım Azerbaycan’da, öte yanım Balkanlarda... Bir elim Varna’da, bir ayağım tavanda, diğer kolum Van’da, bir gözüm ortadoğuda petrole karışmış kanda. Dönsem dursam yaşatmaya seni içimde.  
Toplasam dünyanın bütün güllerini, yığsam kapının önüne. Peki ya evde yoksan?

***

 
 Nargilenin marpucu gibi saçları lüleli, Burgaz ada gibi fesleğen kokulu elleri, manasız ama derinlere bakan o ahu ahu gözleri vardır yar'in ya hani. Ya o esrarengiz pozları dimağımın fotoğraf makinesine yapışıp kalan ve asla çıkmayan? İnsanın isyana veresi gelir, aklını da başından öteleyesi. Ama gene durgun pozları uç uca eklediğimde uzun metrajlı, sonu aşk gibi biten bir kısa film canlanabilir. Canlandıkça uçar, uçtukça kıvılcımlar saçar, seçilmekte zorlanır bu hayal, merkezi sende kaç’ı bende, bir dudağı yerde bir dudağı gökte, bir ayağı kutup yıldızına ötekisi aya basan insafsız derecede gerçekçilikten uzak bir sevdicek hayal edilecek. En sonunda yere düşünce çıkan ses, “küt”ten daha sert olacak hani. Bu mudur aşk? Ve dahi hüsran? Seçim benimse eğer, ben evde yokum.

***
 Eskimeyen bir kalem, uçmayan bir güvercin, yüzmeyen balık, gezmeyen taksi, boş duran dolmuş ne kadar imkan ve şeraite haizse; kalbimi boş tutma çabalarım da o kadar gereksizlik arz edecek. Biliyoruz ki artık musluktan akan sular geriye dolmayacak, havalar ya pişirecek ya da buzlu yolda birini yere düşürecek, dünya her geçen gün daha güzel bir yer olmayacak. Yaşamak eskisinden daha bir çekilmez olacak. Birçok sebep var seni sevmem için…  Bir Kızkulesi daha olmalı, dünyanın bambaşka bir yerinde.
 Ya da bir beceriksiz Macaristan, hayal gücüme tornistan. Ya da hep biri. Yalnız, sen de olmalısın bir yerlerde.
 Kereviz ile karnabahar ne kadar faydalı görünseler de, içerdikleri besinleri canlı tutmak için pişirip pişirmemekte kararsız kalabilirsin. İşte seni sevmek ve sevmiyormuş gibi görünmek de öyle bişey olsa gerek.

***
 İnsanoğlu heyecan peşinde, kader dalgalarında yalpalanmak ister ömür teknesinde. Ne kadar şikayet etse de üzüntülerden, kederden, daima mutlu olmanın vereceği can sıkıntısına göre hayatın süzüleceği bir çaydanlık olup, bakır tencere gibi kararmayı yeğleyebilir eninde sonunda. Tencere dibin kara, seninki benden koyu. Ben belki karayım ama omzumda yırtık bir gömleğim var,  dertlerin altında duran. Beslemezsen gözünü oymaz kargalar, ama yorulmadan dinlenmek kadar eziyetli ne var? Senin yolunu uzatma çabalarına saygı duymam gerekecek. Ben de ufkun uzaklığında kaybolabilsem aramazdım patika yolları. Çünkü yalnız vahşi hayvanlar bilir, en kısa yolları. Bir de yapayalnız çobanlar.
 Biri uykudan uyanmaz, diğeri onun farkına varmaz, yaz olmadan geliverince sonbahar.

Düşünen Adam ve Dinleyen Çocuk









Yazmak yaşamaktır diyorum sana çocuk... Yazdıkça yaşıyor, yaşadıkça yazıyorum.. öğrendiklerimi tabii ki. Sen çocuktun, nereden bilecektin neler hissettiğimi yaşama dair, kendime ilişkin... Gölgemle birlikte büyüyorum sandım, güneş batmıştı oysa, gölgeler büyüyordu, bense hala senin kadar çocuktum... Ben kendimi aynalardan tanıyordum, oysa aynalar yalancıydı, sahici olan kalplerdi. Kalpler ışık taşıyorlardı, kederlerle birlikte. Sen bunları nereden bilecektin ki çocuk? Çocuksun da ondan.
Yaşamak ağrısı diye bir ağrı vardı böğrümüze saplanan, bazen de böğrüne saplandığımız bir yaşam var, belki o zaman ağrısızız... Her zaman ve her yerde, ulaşılmaz engeller var önümüze koşulan. Bu engeller bize düşman kesilse de, haddimizi de iyi bildiriyorlardı yani ne de olsa... Ama gene de, bize yakışmıyordu ellere aşık olup kendimize küsmek, delilerle dansedip zambakları koklamak gibi birşeydi bu... Anlamı yok biliyorum söylediklerimin, senin çocuk beyninde. Yüreğinle anla beni, o zaman belki aynı yaşa gelebiliriz seninle... Ne de olsa zor be çocuk.
Gelmek istediğim yer neresiydi diye düşündüm, ama sana soracak değildim elbette... Arayıp durduğum bir altın anahtar var, kalplerdeki kilidi açan, gözlerdeki pusu silen ve dillerden sadece ışıldayan cümleler çıkartabilen... Sevgi söylemeseler de olur, ben onların sevmeyişlerini de sevgiyle siliveriyorum... İstemekle olmuyor çocuk, anlamak gerek... Onlar bana, ben de onlara köredesiye yabancıyım. Yabancı bir ülkede sağır ve dilsiz gibiyim.. Öylesine anlaşılmaz, öylesine konuşamazım ki, dilim sus pus oluyor, matem tutuyor gözlerim, gerilen sinirlerim, terleyen avuçlarımla, gereksiz ve aykırı bir heyecan içindeyim... Bir sessiz isyan taşıyorum içimde hep bu duruma değin, bunaltıp duruyorum kendi kendimi.. Kahrediyorum kendime ve yalnızlığıma, çaresizliklerime, yalnız kalmak zorunda oluşuma bir de.. Çünkü konuştuğum dili sadece ben duyabiliyorum, içten içe bağırıyorum, öylesine sus pus olmuş dilim, öylesine tılsım bağlamış yüreğim... İstiyorum ki bazen uğraşsınlar, arayıp bulsunlar, anlayışlarında sarıp sarmalasınlar beni ve her türlü önyargıdan uzak, beri yargılardan, yan yargılardan da uzak kalabileyim ve tanımadan sevebildiğim bütün insanların kalbinden içeriye ben de gireyim... Ama hak edilemeyişlerim var bu hayatta... Nerden bileyim...
Ey çocuk, beni bir sen olduğu gibi anlayabilirsin diye düşünüyorum... Çocuk olman yetiyor anlamana, ne de olsa yaşadıkça yorgun düşeceksin ve tenezzül etmeyeceksin kendinden başka hiçkimsenin acılarına, sevinçlerine. Sen şimdi tertemiz bir sayfasın, yüreğin hep böyle kalsın dilerim. Ne kadar çok incinirse, o kadar sev yaşamayı çocuk... Yoksa ayakta durmak zorlaşacak biliyorsun... Biliyorum... 
Bir ocak alev alev yanıyor olsun ve üstündeki tencerede pişsin bütün ümitler... Piştikçe dağıtalım onları birer birer, istedikleri kadar alsınlar. Böylece başkalarının umutlarını çalmaz, incitmezler belki de. Ama dünya kuruldu kurulalı, kanunu budur be çocuk. Birileri incitir, birileri incinir. Ya al takke ver külah, ya da al gülüm ver gülüm. Bunları yapmayı bilmeyenler bizler gibi üzülür... İnsanlarla uzun zaman yaşamak için acımasız olmak gerekirmiş, ne dersin? Nankörlük mayasına çalınmış bir defa... Ya seveceksin onları böyle, ya da üzüleceksin, hayat böyle... Ya da defolun deyip gideceksin, hayatmış, üzüntüymüş sizin derdinizden bana ne? 
İstediğin kadar ağla çocuk, seni dinlemiyorum artık. Benden birşey bekleme, çocuk olamam artık seninle. Bütün yaşadıklarımdan sonra geriye dönüp bir saniye bile bakarsam, bir daha adapte olamam acımasız dünyaya yeniden... Ama dur... Ağlamasana öyle... Hayır, yapma be çocuk, gözyaşlarını sakla artık. Evet yufkadır yüreğim, ama bu kadar da yürekle oynanmaz ki... Büyü de anla çocuk, büyü de anla. Beni taş kalplilikle suçlama, insanlarla yaşıyorum ben. Çocuklara sorarsan hayat bir oyundur, amma da basit be !... 
Dur çocuk, gitme ne olur... Kırıcı olduğum, yetişkin olup acımasızlaştığım için senden özür diliyorum... Bu dünyada sana da yer var...Bundan eminim çocuk... Bundan eminim. 
Bombalansan da, hor görülsen de, itilip kakılsan da bir yerlerde, sen yine tertemiz bir çocuksun, yemin ederim ki ben de senin gibiydim bir zamanlar... Belki hissettiklerini hissedemem artık, ama seni anlayabilirim. Hala ümit var bu dünyada... Salıncağında sallan çocuk, daha büyümene vakit var... Bu yükü ben çekerim senin yerine. Senin yerine de ağlarım, yeterki sen üzülme...  
Neşesiz bir çocuk yoktur, aydedenin selamı var sana, “uyurken büyüsün” demiş ve yıldızlardan gökyüzüne uçurtma resmi yapmış, sakın unutma çocuk... 
Düşünen Adam ve Dinleyen Çocuk . İndigo Dergisi yazıları. 10.2006

Olmak Ya Da Olmamak

Olmak ya da olmamak(*) ve bunun ardında kalanlar...

Bizi bizden alanlar, yüreğimizden bir şeyleri alıp yerine ağrılar bırakanlar… Garip ama gerçek olan bütün yaşadıklarımız… Bize lazım olmadığını bildiğimiz halde uçup gidesiye yaşananlar, maziden bize emanet atiye ait hatıralar... Hayır demenin mümkün olmadığı, evet demenin de zor olduğu, dur demenin elimizde olmadığı, öl demenin de kahırdan ağır olduğu durumlar… Ah etmenin kaçınılmaz olduğu anlar… Belki bu işte bir grilik daha var… Matlaşıyor gitgide cümleler. Beni yarımlayamıyor bu içimden geçenler… Ama yine de alnımıza damlıyor kanlı bilmeceler… Düşünmek, bir yüreklik sanat iken düşünmüyor bu kursakta kalan hevesi, kaderin son saniyede attığı ofsayttan goller... Hayatın liginden düşüyoruz yalnızlık ve ıssızlıktan, belki de birbirimizden habersiz boş yere üşüyoruz...


Doğarken ağladı ya her insan, acısıyla yanan ciğerlerinin… Sonra büyüdü ve yakmaya devam etti, kâh egzozla kâh nikotinle sıvayarak duvarlarını… Bir yangından arta kalan küllerle yanardağlar yaratmak istedi, düşünmeksizin var olmanın acılarını. Hedef tahtası olmamak için, olmayı hedeflemek ve küllenmemek için, içten içe yanmak ve acılarla pişmek istedi, zaman zaman gülmek için… Kime konarsa yürek onu koklamak, ya da kim daha fazla severse onu sevmek değil, beklentisizce ve sonsuza dek sevmek istedi, sevdikçe genişleyen bir yüreğe sahip olmak için… Bazen seni sevmeyeni sevmek de doğru, seni göremeyeni görmek gibi, talihsizce bir çarpışmaya engel olmak için… Kabul edebilmek de iyidir bazen vazgeçilmeyi, hoş görmek gözden çıkarılmayı, tencereden buharlaşan bir damla su olup, bir dirhemden bir bütüne ulaşabilmek ve tekrar susayan kupkuru toprağa düşmek için… Belki o zaman filizlenen güçlü bir meşe ağacının ululuğuna yetişirdi boyumuz ve seksenlik bir ninenin toprak rengi gözlerindeki yorgunluğun ve suyu kana kana içen Mali’deki bir çocuğun neşesi kadar görkemli olurdu kim bilir... 
Çok daha soyut olabilir miydi ifadeler, bilinmezliğin tarif edilemez gizemliliğine sürüklenseydik biraz daha eğer… Ama yine de eksik kalacak bazı şeyler, yaşamaya ve olmaya dair. O zaman süpürgeyi ele almak ve süpürmek gerekir yere dökülen hayal kırıklarımızı. Yaşamın daha neleri var çantasında gizlediği, kaç tane tavşanı var bizim bilmediğimiz. Belki de bilmemektir gizli tercihimiz ve bunun yarattığı heyecanın verdiği kifayetsiz kalışlar… Kim büyüsünü bozmak ister ki kaderin gizemli ağının ve an be an değişen etkisinin varacağı son noktayı kaç kişi görmek ister, elleriyle çizdiği hayat yolunun patikalarındaki sırları keşfetme şansını reddedip de? Ya bir keçi yolunda kaybolarak bitiyorsa bu hikâyenin sonu? Gökten kaç elma düşerse düşsün, keyifli olabilir mi bunu bilerek dinlemek?
Rengârenk bir piyano tuşlarında gezen müzik sihirbazının tınıları, ruhumun kayıp ırmaklarına giden yollardan geçermiş… Timbuktu’dan yükselen bir blues ritminin evrene yükselişleri (***) düş dünyamın derinliklerinden bulutlara merdiven dayarken, engelli bir kız çocuğu ayağa kalkıp arkadaşlarıyla oynamayı düşlermiş… Dar gelirli bir genç kız hayalindeki gelinliği alıp evleneceği günü hayal ederek başkalarının giyeceği şeyleri dikerken, Ankara’daki bir memur çocuğunu iyi bir okuldan mezun olurken görebilir işten eve giderken…
İnsanların hayalleri insanlara yetmezken, biz kimiz ki onlara mutlu olmaktan bahseden? Yine de bulaşır ve ulaşır birbirine içimizdeki hisler belki birleşik hayal dünyamızdan… Olmak lazım galiba, hiçlik çukuruna yuvarlanmadan önce… Ve dokunabilmek lazım, salt düşüncenin donakaldığı yerde, eylemsizliğin sevimsizliğine... El uzatmak ve sevindirmek lazım çocukları, çünkü onların gülümsemesi değebilirdi ancak yetişkin bir kalbin çocuksu yaralarına... Fakat ya her yetişkin büyümeye çalışan bir çocuksa? Sonrası sessizlik midir dersin? İlacımız yoktur zamandan gayrı, meğerki kalbimizin yarasını yaralı kalplerin sevgisi iyi etsin… Yine de “çocuklar” sevinsin, çocuk gibi sevinsin…

*     “Hamlet”, Shakespeare, “to be or not to be
***   Ali Farka Toure
Olmak Ya Da Olmamak . İndigo Dergisi yazıları. 05.2007

Doğru Kalemin Yazdığı Yanlış Yazılar

Kulak vermeyin bana, yazdıklarıma. Bakmayın dönüp gerinize bir daha bir daha. Alınmayın söylediklerime, gocunmayın sarfettiğim kelimelere. Benim dediklerimin ne kıymeti var ki hayatım dünyada en örnek midir sanki? Allah’ın kuluyum elbette ki, hatası ve sevabıyla. Ama yazdıklarımı yaşatıyor, doğrulttuğuma da şaşırtıyor beni şu Gardırop Dünya.

Nefret ettiğim gazları hava diye içime çekiyorum. Hava diye soluyorum karbon-stereo-dioksiti. Solungaçlarım olmadığına da yanıyorum bazen şu İstanbul’da. Oksijen tüpü kullanmamıza az kaldı. Aç susuz yaşama fikrinden sonra suda solungaçlarımın olması fikri de cazip gelmiyor değil hani. Denizler altında yirmi bin bir fersah. O son bir ben miyim yoksa? İnci ve mercanlar arama umuduyla yosunlara ve midyelere razı olmak, maceraperest bir hayal kırıklığı tadında karşı konulmaz bir okyanus lezzeti sunabilir bana… Mürekkep balığı ile kitapevi işine girme fikri de az parlak değil hani. Ya da kalkan ve kılıç balığıyla kılıç-kalkan su altı ekibi kurup tarihimizi su altında yaşatmalı… Böyle bir canlılar-arası işbirliği mübalağalı mı? 
Dostluk bazen herkesin gördüğü şeyleri görmezden gelmektir, bazen de kimsenin göremediği şeyleri tokat yemek pahasına söylemektir. Dostluk budur ama anlamaz herkes. Atılınca geri dönüşümü yoktur dostluğun, paketlenip evlere servis yapılamaz. Dostluk sakıncasızdır, yanlış anlaşılmasızdır, sahipsizdir, sahibiyettir bazen de asabiyettir en sevimlisinden. Açıkçası dostluğu kimse işine geldiği gibi yorumlayamaz, ben hariç. Tek bildiğim bunu doğru kalemle yanlışı yazarak yaptığımdır. O zaman bilinir ki en karşı çıkılası şeyler aslında dinamit patlatası değildir. Belki de yoktan var edilecek bir emeğin ön tasarımının iyi niyetler uğruna yok edilişine acıyla şahitlik etmek gibi bir şeydir dostluk. Verilen emeğin her zaman iyi yere gittiği söylenemez ama beklentisiz vermeden yerine ulaştığı da söylenemez. Söylenemeyen daha nice şeyler olduğu kesindir bu konuda. 
Hayatta şahitlik edebildiğimiz şeylere gerçekten şahit olabilmiş miyizdir, yoksa görüp de birşeyler yapamayacağımızı düşünerek yürüyüp geçmiş miyizdir? Gülüp geçtiğimiz şeylerin aslında yaşadığımız şey olduğunu farkedince farketmezden gelmiş miyizdir? En ciddi halimizle yazdıklarımız ya da söylediklerimizin aslında olduğumuz değil olmak istediğimiz şeyler olduğunu kaç yaşımızda anlamışızdır? Ya da aynaya kaçıncı bakışımızda sivilcemizi patlatmadan durabilmişiz ve kendimizi öylece kabul edebilmişizdir? Saatler saatleri kovalarken biz kimi kovalamışızdır? Öylece akıp giden faydalı düşünceleri not almak istediğimizde aklımızın dağılacağı tutması bizi rahatsız etmiş midir? Yoksa her hüzünde bir sahte gülümseme var mıdır, gerçeğe yeğ tutulabilen? Sahtelikle gerçeklik yer değiştirirse hangisinin yeri daha boşlukta kalır? Bütün bu soruların cevabını bilen kişiler yeter artık demedilerse, sözü dolandırmadan konuya gelmekte fayda vardır. Zira sözün dolanıp da gideceği belli bir yer yoktur. Söz ağızdan çıktıktan sonra tekrar ağza konamaz, söz yurtsuzdur yuvasızdır. Dünya kurulmadan önce de söz vardı, yok olduktan sonra da olacaktır. Söz aslında bağlı kaldığımız ve bizi biz yapan en önemli şeydir. Sözün üstüne söz yoktur ki söz söylenebilsin burada… 
Sadelikle abartının ortasında bir yerlerde yok olmaya yüz tutmuş bir biçarelikle kalemimden çıkan en yanlış cümleleri teker teker sıralamaya başladığım günler aslında düşüncelerimi ulu orta seslendirmeye karar verdiğim zamanlardan çok da eski değildiler. Böylece dürüstlüğün beni kurtaracağına en az yersiz konuşmanın zararından dolayı sükûtun altınlığına kapılacağım kadar inanıyordum doğrusu. Ama her şeyin çıktığı ve dâhice üst üste konduğu noktalar bir bir toplandığında bir ayçiçeği tarlası etmiyordu düş dünyamızın içinde aniden bitebilen. Bize ay çekirdeği çıtlatmak ve sessizce düşünmek düşüyordu, düşünceleri sorumsuzca kullanmanın kadere yenik düşürdüğü bütün kirli pasaklı düşleri tek tek ele alsak bile düz yolda yürürken düşmemize engel değildi düşünceli düşünceli basitçe yürümek bile…
Bazen hiçbir amaç olmaksızın kelimelerin ağzınızdan pat diye çıkıverdiği ve sonra ne anlama getireceğinizi bilemeden bir cümle kurmaya uğraştığınız oldu mu hiç? Bu kelimeler aslında bilinçaltınızda duruveren ve en beklenmedik anda çıkıveren, hazırda bekleyip aniden deliriveren hayatta tanıdığım en fırsatçı kelimelerdir ve beni yerin dibine sokar. Oysaki ben, dağarcığımdaki kelimeleri tesadüfen havaya atsam üst üste bir kompozisyon olarak gelirler diye düşünmeyi marifet bilen ben bile kelimelerin elinde aciz kalırım en savunmasız o anlarda. İşte o anlarda ya sonsuza dek susmak ya da o bilinçsiz başlayan cümleyi gözükara olarak tamamlamak gereklidir. Ben böyle anlarda cümleyi ne pahasına olsun tamamlayanlardanım, o cesarete sahibim. İşte o yüzden kalbimde bir şey tutamayan ve kalbimi kirletmeyenlerdenimdir de aynı zamanda. Çünkü kalbimde kalacak en küçük gizli saklılığın bana vereceği acı en fazla böyle bir beklenmedik anda ağızdan çıkan kelime olur ben de. Eğer büyütüp çığ haline getirsem kimbilir ne acı sonuçlara ortam olur bu beden.
Çığın altında kalıp hala kayak yaptığım zannedilmesin bu anlattıklarımdan sonra. Ben bu kadar marifetli biri değilim elbette. Bozguna uğradığım anlar herkesinkinden belki de bir kat fazla. Ama bildiğim bir şey varsa kendim hakkında, en azgın bozgunları bile düzgünleştirebilmeyi kendim için bir görev sayarım. Alınacak bir ders yoksa da alırım dersimi ve yalnız kalır ve mulaka kafamı toparlarım…  
 Bu yazıda bir bütünlük arayan gözler boşuna yorulacaklardır ama, okumayı seven yürekler asla boşuna çarpmayacaktır. Hem okumayı hem de yaşamayı seven gönüller kendi paylarına düşen gülümsemeyi alacaklardır. Belki de gözden geçirilecek nice hatalar ve nice doğruluk payları vardır, eşe dosta ve kendimize düşebilen. Belki de kendi düşmemize ve düşünmemize gülmekte geç kalmışızdır. Belki de kendimizi ciddiye aldığımız derecede ve hatta iki katı kadar kendimizi bir kenara atmalıyız, kendimizi hırpalamadan bunu yapmayı öğrenmeliyiz. Meliyiz malıyız, gereklilik kipidir. O yüzden bu yazıda bu kalemden çıkan meli ve malı kısımlarını atmalıyız. Atlıyız, süvariyiz, “1” beygirlik yolcuyuz.
Kervan gelir ve kervan geçer, develer tellal pireler berber iken, sabrın sonu selametmiş, hayallerin sonu yokken, uçsuz bucaksız bir ülkede, sebeplere sığınmış insanların sakince kaçtığı ikilemler ve boşluklar arasında kendilerine has bir köşeleri olurmuş. İşte bu köşelere kendilerinden başka kimseyi almazlarmış çünkü eğer biriyle paylaşılsa zaten bu köşeler de ortada kalmazmış. Yalnızlık diye bir şey de olmazmış. 
Demek ki ortada bir sorun ve buna karşılık bir çözüm varsa, o da sığınılan bu köşelerin aslında paylaşılmakla küçüldükleri veya hayal kırıklığıyla büyüdükleriymiş. Bir kişi diğeriyle paylaşacak ne kadar çok şey bulursa gizli köşesi yok olabilir… Teoride bu mümkün gibi görünse de ben yine de köşeme sımsıkı sahibim ve benden başka kiracı istemiyorum. Benim istediğim tek şey başkalarının kalbinde de yazlık bir köşe edinmek… İşte buda sıcak kışlık köşemden feragat etmemi gerektiriyor. Demek ki ben kendimden verdiğim ölçüde başka bir kendimden daha bulup yanıma alabilirim… Bu da bana gayet adil görünüyor… Ama bunların hepsinin tepemizdeki bizi baş aşağı çeviren aynadan nasıl göründüğünü aynayı tutan o ellerin sahibi dışında hangimiz bilebilir?
Doğru Kalemin Yazdığı Yanlış Yazılar. İndigo Dergisi yazıları. 09.2007

Kör Talih ve Kahpe Felek, Günah Keçilerini Kaçırmak Gerek

Rüzgar kırdı dalımı
Ellerin günahı ne
Ben yitirdim yolumu
Yolların günahı ne
 
Hep yar peşinde koştum
Hem küstüm hem barıştım
Kendim dillere düştüm
Dillerin günahı ne

Ne kış dedim ne bahar
Gezdim sabaha kadar
Erken ağardı saçlar
Yılların günahı ne (*)
Hayat yanı başımızdan akıp giderken... Kimsenin olmadığı bir anda yalnız bıraktığın çaresizliğine ve yapayalnızlığına arkanı dönüp gittiğinde bir elin omzuna dokunması ürkütmez miydi seni? Tut ki sen yaşlanmış, perişan olmuş ve pişman olmuş bir halinle geri dönüverip geçmişine yeni baştan dokunmak istedin bir hekimin eliyle… Acılarına dokunmak, pişmanlıklarını ortadan kaldırmak için ikinci bir şans bulmayı çok istedin… Bu şansı kullanmaz mıydın, geriye gelip de omzuna dokunmak için, kendine çektirdiğin çileden sonra yüzünün, saçlarının, ruhunun nasıl da solgun düştüğünü kendine göstermek için? Buna imkân yok diye düşünüyorsun kimbilir… Ama ben var olduğunu söylüyorum sana. Ne duruyorsun peki, geçmişe gidip uyarsana gençliğindeki kendini… Sen şimdiki şimdidesin… Geçmişteki şimdinden farkın ne? Farkettiysen kendini, yaşadıkların gerçekten açtıysa gözlerini yaşadığın buğulu geçmişin günahı ne… Belki artık geri dönmek için çok geç, belki de bir yere dönmek için daha çok gençsin… Belki dönemem diye düşünüyorsun kim bilir. Ya dokunabilseydin omuzlarına geçmişteki Sen’in… Uzar mı o zaman akşamlar yine… Kısalır mı yeni baştan düşlediklerin… Artar mı o zaman umutların? Biter miydi heveslerin…
Ne söylerdin kendine yaşlı ve yorgun halinle?  
Konuşmak mı isterdin sadece bakışmak mı, anlaşılmak ve susmakla, kelimelerden arınarak.… Gerçi genç halinle gördüğünden ödün kopacak… Gerçi o omuz sarsılacak, yüreğin çıkacak… Genç halin durumu o an anlamayacak… Belki de seni düşman bilip de saldıracak… Ama vakit tamam, sabahın seherinin yolundasın,  olgun olmayı ve dalından düşmeyi göze al ve pişmanlıkları rüzgara bırak… 
Atına atladığın gibi yoluna düş hayallerinin… Yeni baştan inşa et yorulmuşsa bedenin… Düşlerin ellerinden tutacaktır senin… İç huzurunun kale burçlarında dalgalansın el değmemiş maviliklerin…
Yola çıktığın zaman yanına ne gerekiyorsa yanına alma artık. Yükün yeterince ağırdır sana… Yola güven, ve ona doğru ak, hızlı akan dereler bazen çağlayan olacak, bazen de yatağında kalan huzurlu  bir ırmak… Çağlayanın hışmını artık gerinde bırak. Yollarında dolaştığın geçmişteki o sokak, dolandığını görünce ne fısıldayacak? Hatıralar düşüncelerinden çekebilir huzursuzluk iplerini… Hayat sana daha ne bırakacak? Yolunu yürümelisin… Ay çıkıyor, işte güneş batacak… Gecenin kör karanlığında olsan bile… Yolunda yürümek sana çok yakışacak. 
Aşk ol, sevgi ol, deniz ol, martı ol, rüzgar ol, balık ol, şiirde bir mısra ol, gönülde sevinç ol… Bıraktığın adressiz mektuplar artık yola çıkacak. 
Duygu ol da taşı onları, umut ol da besle, düş ol da canlandır… Kapanan gözler yeni bir ışığa açılır ya bir son nefeste…Sen üfle pastandaki mumları tek nefeste.. Yeniden doğ şimdine, teslim ol(ma) kaderine, yaşarken bu göğsündeki kafeste, duymak istediğin belki güzel bir beste… Dinle ne diyor sana…

Rüzgâr kırdıysa dalımı, ellerin günahı ne? Ben yitirdim yolumu, yolların günahı ne? Bir yolculuk heyecanı sardı beni, umudum yeni adreste… Akıl O’nu hissetmiyorsa kalbimin günahı ne? Her şeyi saran nurdan bir çerçeve…  Gözlerim görmüyorsa, ruhumun günahı ne? Ruhunu kelepçeliyorsan, acıların günahı ne? Uyan bütün kâbuslarından ve rüyalarını yaşa, derininde… Her şey sana ait, her şey şimdide…

(*) Güftesi Fuat Edip Baksı ve Bestesi Selahattin Erköse’ye ait olan Türk sanat müziği eseri.
Kör Talih ve Kahpe Felek, Günah Keçilerini Kaçırmak Gerek. İndigo Dergisi. 03.2008

Kelebek Gibi Uçamayan Şişman Peygamber Devesinin Celallenişleri

Görebilmeliyim peşime düşen bulutların azizliklerini, sükûta uğrayan karıncaların süpürge tohumlarını yutuşlarını ve hisse satışlarının düşüşlerini. Görebilmeliyim diye geldim Kafdağı ülkesine, Kaf dağının ardındaki pembe renkli bulutların çocuk uçuran uçurtmaları yutuşlarını. Oysa görebildiğim tek şey, ufkun hayal edebildiğimden daha da uzakta olduğu oldu, Batıdan daha Doğu. Ufka doğru yürümek ufuksuzluğun daniskası ve düşüncelerin en sıskasıydı, evet bu doğru.
Koklayabilmek isterdim parayı, güzel kokar dedikleri fakat kirleten elleri, kapatan gönülleri ve körleten gözleri.  Hayatta kesekâğıdından daha keskin olan tek şey olan kâğıt paranın akçe kesesine dönüştürdüğü o demirden eller, kirli tırnaklar, yumak yumak olmuş içten pazarlıklı göbekler ve yumuk yumuk olmuş gözlerden yana olmayı başaramamış ufku dar insanlardan biri olabilirdim belki. Oysa pelerinsiz kahramanlar gibi parasızdı da insanlık, bunu ne bilirdim?  Ne hikmetse bir türlü bitmeyen ihtiyaçtı, kararttığı gözlere inen açık yeşil bir perde, tuhafiyecide duyamayacağınız kadar da tuhaf bir sesle açılıyor işte;  ikinci perde.
Anlatsam da anlamazdılar beni, dinlesem de dinlemedikleri gibi, ilk defa duymadıkları ve asla anlamadıkları şeyleri. Barutların patlayamadığı tek yerdi,  leş kokulu çürümüş botlarımın içi. Öyleyse barutlar patlamalıydı içimizde, dökülmeden cümlelerimize, gelmeden fikirler üstümüze üstümüze. Cümle âlemin dökemediği baruttan çöpleri döktükleri tek yerdi komşumuzun arka bahçesi.  Kanla yıkandığı belliydi sahte kurtarıcının dünyayı kendisinden kurtardığı kıllı elleri. Kesekâğıdına doldurup toprağa gömmeli işe yaramaz düşleri, içine de –di’li geçmiş zaman eklerini koymalı. Böylece başka cümleler kurmayı öğrenir kimi işsiz ve sözel yeteneksiz yazıcılar. Kös kös tef çalmakla değerlenecekse eğer Türk sanat musikisiyle yıllanan konaklar, zamanda sıkışıp kalmak için kaç gramafonluk şarkı var?
Onu bunu bilmem ama izini bilmediğim, suyunu içmediğim yerlerde ruhumu kaybettiğimde,  eve döneceğim yolu bir kez öğrensem bile bana yeterde artar.
Bir okul bir duvarı yıkık bir bina yapana kadar, bir öğretmen ve bir öğrenci bulana kadar, bir de ders çalışmayı öğütleyen ana babalar olmadan bitmiş sayılmaz. Bir ülke, uzaktan bakmadan, istemeye istemeye terketmeden, soğumuş yüzlere dokunup ellerin yanmadan önce sevilmiş olmaz. Ve hiç bir yar, yer bile işgal etmediği halde özlenmeden önce kıymete binmez. Ellerimiz yıkanmadan yemek yenmez. Kurallar delinmeden ceza verilmez.  Deliye 41 birinci kez deli denmeden hiç kimse delirmez.
Hasta olduğun her gün sağlıklı gibi davran prensibine uyuyordum elbette, ama günden güne ustalaşıp beni doktor sanmasınlar diye bu huyumdan vazgeçtim. İçime attığım şeylerden yaptığım el işlerini satarak zengin olabilirdim ama onun yerine işte bu cümleyi edebiyat hazinesi ya da sözeniyet gazinosu hevesine uyup da yanlamasına yazdım. Elleri işte gözü oynaşta dedikleri insan tipine aykırı bir biçimde insan gibi yaşamaktan yorulan bir aylak ve hayatta iyi pişmemiş ama zamanından önce kartlaşmış bir çaylak için alnının terlemesi kadar garip bir şey olamazdı bence. Hâlbuki acılarla dolu hayat, koyayım da on tur at tarzında bir komediye dönmeden önce kaybedeceği bir kültür seviyesi bırakmamakta bu kez ısrarcı görünüyorsa da,  sağlık ve zaman değerleri keşfedilen hazinelerden ibaretti, ıssız bir adada ne kadar zengin olabilirseniz işte o kadar. Gitmem gereken yerlerde bir saniyeden daha fazla durmamdı bütün kabahatim. Niyet ne kadarsa, akıbet yarısı kadar. 
Yaşamaktan şikâyet ettiğim falan yok benim, beni ister böyle sevin ister yerin. Fakat hiç görmeden sevebilen bir körün aşkına nankörlük eden gönül âmâ’larına yas tutup ağlamak için önümde daha çook uzun yıllar var,  önümü bile göremesem de yarınımdan eminim..

Kelebek Gibi Uçamayan Şişman Peygamber Devesinin Celallenişleri. İndigo Dergisi Yazıları 05.2008

Ölüm Üzerine Aykırı Düşünceler

Ey ölüm, ne büyük boşluksun içimize sinmeyen... Yüreğimize oturan bir lokmasın boğazdan geçmeyen. Kim kendine kondurabilir ki seni, öyle kasvetli öyle siyahsın ki… Kim içine alıp sarıp sarmalar seni, öyle şirretsin, öyle acı verici bir soğuk rüzgarsın ki, senden uzak olmak istiyorum herkes gibi. Ama öbür yandan düşünüyorum seni bazı bazı. Ne kadar da yalnızsın, acaba haksızlığa mı uğratılmışsın?
Acaba bu koca kafalı insanlar kendi sonlarını görmemekten ötürü seni mi cezalandırıyorlar, işte onu bilemiyorum... Sen insanların arasına ayrılık veriyorsun, sevgiyi özlemle değiştiriyorsun. Oysa bilemiyorum olmasa bu ayrılıklar, sever miydi bu kadar çok insanlar birbirini, hiç korkmaksızın uzağa düşer diye öyle? Biz ve yaşam yorucu olmaz mıydı bu dengesiz ve altı üstü bomboş dünyada? Gitmek ne kadar uzağa düşer, kalplerden öte bir yana? Zaten kalbinde olmayan kimse senden benden ayrı mı düşer, kalbinde olan zaten kalbindedir ya. Yoksa bu göz cismini görmeyince, bu kulak sesini işitmeyince, unutur mu bu nankör beyin yanına aldığın, sevip saydığımız o her bir kimseyi? Üzüntümüz geçinceye kadar mıdır ki sevgimizin büyüklüğü…
Ayrılığın burukluğu, yüreğimizin yangını sönüverir mi yılların tozları altında, sevgimiz biter mi elimizden aldıklarına? Kim sana karşı koyabilir, peki ya kim meydan okuyabilir yaşama ve ahengine? Yaşam, ve sen, sen ve yaşam bir elmanın iki yarısı… Koptuğu an ölmeye başlar meyveler dallarından… Ayrı düşünce, çekirdek ve meyveler, çekirdeğin toprağa kavuştuğu an yeni bir fide doğmaya başlar.  Sen olmasan meyve vermez yeni doğan ağaçlar, sen olmasan doğmaz yeni ve taze meyveler. Sen olmasan yaş ağaç kabukları kuruyup da değerlenmez antika tadında…
Ölüm ne bir son ne bir yok oluş, ölüm aslında bir varoluş… Sen ne bir son durak, ne dönülmez bir liman, sen yalnızca bir ara istasyonsun karadan denizin dibine dalmayı, denizden karaya ayak basmayı, karadan havaya karışmayı, havadan yere inmeyi müjdeleyen. Eğer ki son değilsen niye bu kadar zorsun sen, niye bu kadar kaçılası ve niye bu kadar gaddarsın sen ey siyah prenses? Seni seven değil ama anlayacak bir kişi bile yok mudur şu ölümlü dünyada...
Korkumuz odur ki yalnızlık var bu işin ucunda, sevdiklerimizden ayrılmak var, doyamamak var… Ölümle arkadaşlık kolay olur mu? Ya sevdiklerimizi alırsa yanımızdan… Onları özlemek var, dert var keder var acı var hüzün var, var da var…
Öte yandan denklemin bir ucunda kader var, diğer ucunda da ömür var sınırlı ve bitip tükenmeye, tüketmeye ve yok etmeye meyilli… Bir de ölümsüzlük özlemi var, tüm bilimsel dünyalıların ütopyası... Dünyada bir ölümsüzlük ütopyası, ütopya olarak kalmaya devam edecek, ölüm gerçekliği tek bir canlı varlık yok olmadan kalıncaya kadar. Dünyanın kendisinin adımları sertleşen ölümü, ölümsüzlük için aslında gözden kaçmış bir sorun olmalı. Ömrü çok uzun bitkiler var, algler, bakteriler… Peki tıpkı onlar gibi olumsuz olmayı aklı başında kim ister? Fotosentezle yaşayalım, ya da suyun dibinde donuk bir nokta gibi olalım diye hayal eden aklı evvel kimdir? Yeter ki uzak olsun bu ölüm diye mi bu onursuz ve sorumsuzluk arzusu, yok istemez eksik olsun.
Ölüm bir bilinç değişimidir, bu bilinci edinmek ise gayet korkutucu bir bilgidir… Sadece bu yönüyle bile ölüm kavramı aslında metafizik açıdan çok değerlidir. Meseleyi ortaya nasıl koymalı? Mesele ölmek değil nasıl ölündüğü müdür? Mesele ölümden öncesi, neler yapıldığı, ne kadar taş üstünde taş bırakılmadan süreksiz mutlulukların yarattığı travmaları ve keder molalarıyla süslü dünyevi huzurun bıraktığı boşluğu dolduramamak mıdır? Yoksa mesele, ölümden sonrasının getireceği sürprizler midir? Ölüm sonrası için Eski Mısır’daki gibi piramitler dikmek ve içine değerli metalden mutfak eşyaları ve erzak almak mı gereklidir, bir gidip bir daha geri gelen ve oradaki lazım olan ihtiyaçları belirleyip dünyada alışverişe çıkan hiç bir Yaradan’ın kulu görülmüş mü? Hazırlığı nedir bu işin? Nasıl yaşarsam bu ölüm bana geldiğinde gözüm arkada kalmayacak? Ne olursa başlarına geldiğinde ayrılmanın verdiği istemsiz hüzün haricinde buruk da olsa gülümseyip sevinerek yolcu ederim o yaşamın misafirlerini… Ne olmalı, nasıl olmalı, ne kadar çaba göstermeli ve de ne uğruna? İnsan maddi bir yok oluşa veya son buluşa göre mühim bir hazırlık yapar mı? Tam aksine elindeki vaktini en pragmatik şekilde geçirip heveslerini almaya çalışır değil mi? Carpe Diem! Eğer devam eden bir anlam yoksa bu sondan sonra, niye bu kadar isteksiziz mutlu ve sıkıntısız yaşamak konusunda? Söz gelimi, neden yaşlanıyoruz? Hastalıklar neden? Her şeyimizi eksiksizce ve sabırsızca yerine getirme telaşı içinde olmamız, şayet her şey bir gün son bulacaksa, buzdan en muhteşem heykelleri yapmak veya deniz kıyısındaki kumlarla dünyanın en güzel şekillerini çizmek gibi beyhude bir caba olmayacak mi eninde Sonunda? Sona erip kaybolacaksa sahip olduğum bütün neşem, ne şekilde erdiğinin ne önemi var?
Bütün bu soruların ardında yatan bir tek cevap var, ispatsız ve bilimsiz tek bir gerçek var ki o da, ölümün son diye bir şey olmadığı… Hiç kuşkusuz bir boyuttan diğerine atlamak öyle kolay değil ve tek kişilik bir deneyim, ki biz işin hep de gidenlerin ardında kalan gözüyle ilgilendik şu ana kadar ve bencilce kendi yalnızlığımıza üzülüp durduk… Giden kişinin akıbetini ise asla düşünmedik, onun yerinde bir saat olmayı bile asla istemedik... Varsa bir yiğit çıksın meydana, gömülmek isteyen toprağa bir saat için de olsa. Şüphesiz ancak derin bir olum uykusu buna müsamaha etmemizi sağlatırdı, yoksa bunu hissetmeyi istememiz gayet olanaksızdı. Eğer bir gün gelip de biri sana, “Yeter artık, artık toprağa karışma, karbon döngüsüne katılma zamanın geldi, gir şu böcekli kurtlu mezara da toprakla üstünü örtelim” diyecek olsa, ya oradan tüymen ya da gırtlağına sarılman gerekmekte olduğu çok açık değil mi? Kimse isteyerek yapmayacağına göre, en uygun şifa idi olum buna. Kaldı ki ölen sadece bir beden ise, içindeki ruh ise karbona dönüşmeyeceğinden onun akıbeti çok büyük ihtimalle başka bilinç seviyelerine ulaşmaktır aslında. Bunu bana dedirten basit bir mantıktır, ötelediğim tüm dogmatik bilgilerin dışında. Ben daha bugüne kadar ruhumu görüp de hissetmiş değilim, ancak, varlığından şüphem yoktur çünkü bitkisel hayata girmiş bir cesetten farkım oldukça çoktur. Bir kere düşünebilir ve düşündüklerimi ifade edebilirim ve varacağım sonuçlarla önce kendi kendimi, sonra başkalarının düşünmesine vesile olabilirim… Ben bunu yapabilirim ve bana buna sahip olduğumu mantığımda ispatlayan tek bir gerçek var, o da ölümün inadına varoluşundaki karşı konulamaz gizem…
Onun için diyorum ki, ey ölüm, sen değil bizler suçluyuz aslında, seni  kötümser algılamayı biz seçtik, çünkü kendi açıklarımızı gizledik, seninle baş başa kalınca, soğuk nefesini sırtımızda duyunca nereye ve nasıl gideceğimizi bilemedik, senden önce nasıl yaşayacağımızı düşünemedik, sen onları yanına aldıktan sonra yalnız kalmaktan çok korktuk, seninle buluşmamaktan da olabildiğince uzak durduk, seni sevemedik çünkü biz bilmediğimiz hiçbir şeyi sevmedik, seni de sevemeyiz… Oysa sen varken bir anlama geliyor bu sınırlı hayat, sen olmasaydın onun ne ifade ettiğini anlamamız cidden çok zor olacaktı. Bunu görememek  belki geç kalınmış bir bilincin sancısından çekinmek, belki ayrı kalmanın zorluğundan kaçınmaktır, ama eninde sonunda aynı kadere boyun eğecektir canlı olan her şey, fakat mağlup da olmayacaklar, tarladaki başakların rüzgara boyun eğip yemişlerini ona asla vermedikleri gibi.
Ölüm Üzerine Aykırı Düşünceler. İndigo Dergisi yazıları 06.2009

Elbette Varlığım Elimde Yokken Yokluğum Kadar Varlık’ım…

Şarkısını dinlerken şakır şakır yağan yağmurun, su damlacıklarının kurduğu orkestrayı yöneten şef edasıyla hareket eden bir otobüs şoförü, yol kenarında bekleyen yolcuları almaya giderken yolda yürüyen insanları foşurt diye ıslattığının farkında bile değildi. Ancak salkım saçanak yağmur altı olan insanlar da farkında değildi daha önce mi yoksa daha sonra mı daha fazla ıslandıklarının… Neyse ki çamurun kirlettiklerini yağmur temizlemekteydi, aksi halde bu hayatın çekilmez çilesi neydi?.. Niyeydi bütün bu yaşananlar ve başımızdan akanlar, her şey şu yağmur gibi akıp gitseydi de, bir an önce bitseydi. Böyle bir sabırsızlık hâkimdi sıkıcı dersi dinleyen çocukta, tüm mal varlığının kaç misketten ibaret olduğunu düşünürken baygın bakışlarından kuşkulanmayı oldum olası adet edinen öğretmeni tarafından sözlüye kaldırılmıştı ve zilin çalması için dua ediyordu. 
Verilen aritmatik sorusunu cevaplamak için düşündü düşündü ama olmadı. Boşa koydu dolmadı, doluya koydu almadı. Eline tebeşiri aldığı gibi tahtaya yazmaya başladı. Ama yine kafasındaki gibi olmadı. Tam doğru diye düşünürken siliyordu. Tam da yanlış bir şey olacak diye içinden geçirirken onu yazıyordu. İşte böyle bir silip bir yazıyordu. Öğretmen saatine bakıyordu, bakıyordu, bakıyordu. Zil çaldı ve öğrenci buna bayıldı. Ayıldığında kendini bambaşka bir yerde buldu. Orada ne bir okul, ne de bir problem vardı. Elbette orada zaman da yoktu, mekan da. 
Bir hayat var elimizde, bir tahta ve bir tebeşir, silginin eşliğinde.. Elbette hayat yaz-boz tahtası değildir, olmamalı. Ama yazdığımız kadar bozmuyorsak hatasız kul da değiliz, mevduatımız da bankada duruyor olmalı. Biz öldüğümüzde de duruyor olacak, harcamazsak. Ya büyüyecek ya da sıfırlanacak eğer kullanmaya kalkarsak… Ya da bizimle birlikte tarihin sayfalarında zenginliğimiz saygın bir yer bulacak ve olduğu gibi bir yakınımıza miras kalacak. 
Miras derken, hazıra konmayı çağrıştırır insana bu kelime. Biraz da kasvetlidir aslında, başımıza gelmesini pek istemeyiz, seviyorsak eğer başımızdakileri. Biliriz ki başımızdakilerin başımızdan gitmesi halinde, miras denen hazır lokma hali de başımıza gelecektir. Ne o gelmesin ne de onlar gitsin isteriz ama istemediğimiz bir şey de değildir hazır lokma yiyebilmek aslında. Yaşamak pek böyle bir ring oluşturmuyor insana, boks kurallarına göre de değil, vurdu mu esaslı vuruyor midenin tam ortasına. 
Mide ağrısından yakınan yaşlı teyzenin emekli maaşını yatırdığı o bankadaki az kıdemli memurenin de düşleri aslında böyleydi galiba. Birikmiş mevduatları gördükçe, bir gün en karlı yatırımı kendisinin yapıp en büyük mevduatların sahibi olarak bankadan emekliye ayrılacağı günü görür gibiydi, düşlediği o paraları para makinesinde pırt diye sayarken. Yani en azından şu anda okula giden oğlunun geleceğini garantiye alacak kadar parası olsun, gelecek kaygısı taşımasın istiyordu. Kaygılarla geçiyordu zaten ömrü, bir de cari açık vermekten korkuyordu, hem kendisine ait olmayan paradan hem de gelecekten ödünç aldığı günlerden… Sahipsiz kalmasından korkuyordu yavrusunun belki de o yanında yokken.  
Varlık ve yokluk arasında belki de ölümcül bir imtihana çekiliyoruz kim bilir…
Asıl söylemek istediğim konuya beni taşıyan bu konudan köprüler arasında yolumu kaybetmeden bıraktığım yerimi bulabildiğime sevindim. Ne var ki yönümü şaşırmaktan da kurtulamadım, yolumu bulduğumu zannettiğim zamanda. Bir tarafta yokluk, bir tarafta da varlık hükmünü sürüyor ukalaca. Ben de yokluğun içinde varlığı, varlıkta ise yokluğu bulmaya çalışıyor, kendimce sentez yapıyordum kendi yaşamımı. Kaybolduğum her an aslında bir şeyleri yeniden bulduğumu hissediyordum ama içinde var olduğumu düşündüğüm şeylerin yok olmasına bir türlü alışamıyordum içten içe. Gidenlerin gitmesine, okulumun bitmesine, şarkıların susmasına, saatlerin dolmasına, güneşin batmasına, gözlerimin dolmasına, uykumun gelmesine… Bazen ürkekliğime bazen çekingenliğime, bazen cesaretsizliğime bazen de sabırsızlığıma isyan ederken, her eylül ortası gibi sınıfları dolduran ilkokul çocukları kadar yeni başladığımı hissediyorum hayata, her sabah. Ya kumarda kaybedilenlerin bir çırpıda kazanılacağı bir sokak kavgasının tarafıydım ya da unuttuğum her şeyi hatırlamaya çalışan bir Alzheimer hastaydım. İlle de kaybettiğim şeyleri geri alma telaşındaydım, ne var ki elimdeki yumurtaları unuttum. Şimdi onları yerden toplayıp, tuzla buz olmuş kabuklarından arındırıp öylece omlet yapmak gerek, ya da açlıktan ölmemek için onları zaten yediğini hayal etmek ve bu zihni tokluk içinde açlığa direnenlere imrenmek…

Elbette Varlığım Elimde Yokken Yokluğum Kadar Varlık’ım . İndigo Dergisi. 10.2007

Sarı Mektup

Damla damla akıttım,
Sel oldu özlemim...
Kavuşmayı bekliyorum
Çamurunu bile özledim.
 
Ayı bir yanıma
Güneşi bir yanıma verseler
Ne senden vazgeçerim
Ne seni sevmekten...
 
Rüyalarıma doldun
Nasıl akıtayım?
Silinmez oldun
Neyle avunayım?
 
Yoksun, ve yokluğun her şeyden daha çok batıyor bana...
Seni yok olasıya seviyorum
Anladım yokluğunda.
 
Hiçbir göz senin kadar sıcak bakmadı buralarda... Hangi sohbeti açsam en vurdumduymaz bir konuda, sonu yine hep seninle bitiyor... Bir bakıma senden çoook uzaklarda, seninleyken olduğumdan daha çok seni yaşıyorum... Sen benim dimağından hiç çıkmayan bir tablosun, en güzel renklerin dışa vurduğu, en güzel hayallerin can bulduğu.. Kimi zaman eskisinden de fazla, yakından da yakinim sana, böyle uzaktan uzağa... Fırlatılan bir bumerang gibiyim dünyanın diğer bir ucuna, turlayıp geri donuyorum yine ben sana. Hayran oldum sana, sensizliğin ıpıssız çığlığında kulaklarım her şerrine sağır, gözlerim yokluğuna ve yok sayılmana kor oldu... Kapanmadı kalbimdeki o sevgisiz boşluk, senden ayrı düştüğümden bu yana... 
Fındık kabuğuna sigar da sensiz gecen mutluluklarım, kale kapısından sığmaz bu hasretim...Aç değil, muhtaç değilim, ama yokluğundan muzdaripim... Seninle gecen yaşlılığı, sensiz gecen gençliğime yeğlerim... Bir akarsuyun kolları ne kadar yüksek dağlar ve tepelerden uzaklara aşsa da, yine dökülür yatağına…Böyle olsun benimle senin arandaki anlaşma, Allah'tan dilerim... 
Hani otobüste fazla biletini sana verip para kabul etmeyenler vardı ya, iste onlar burada yasamıyor... Rüzgara karsı oturup da kimse martılara simit atmayı göze alamıyor, ne öyle bir deniz var geçilecek, ne de öyle bir mevsim var göğüslenecek... Sokakta ne bir kedi miyavlıyor, ne de sen şakrak bir çocuk seksek oynuyor... Burada senden uzaklarda, tanımadığım bir çocuğun başını okşamak çok ayıp karşılanıyor, gerekçe: yabancı insanlar masum değil... Kalbim öyle kirik, insanlar öyle korkak... 
Herkes çok yaban bana, yabana atar beni ilk fırsatta. Bir sen anlardın kim olduğumu bir bakışta... Dinlediğim her şarkinin sözlerini anlardım seninleyken...  Bir nakarat söylerdim ve çevremdeki herkes anlardı içimden geçenleri ben söylemeden... Halden anlardı bakışlarıma karşılık veren o meçhul bakışlar, yorgun da olsalar hayatin üst üste gelişlerinden... Tek kendilerinin derdi değildi ki onları üzen... TV'de izlediklerine, komsularının derdine ağlayan, bir sıcak çorba yapan, kendi durumuna hiç bakmayan birine hiç rastlamadım desem sakin ola şaşırma... Çünkü... Kendi kendini kurtarmalı, kendi dünyanı kurup içinde yapayalnız yaşamalısın, maddiyatın kara kuru yasasına göre. 
Evet kabul, seninle olduğumda her şeyden mutlu değildim hayattaki kavgadan, gürültüden, beynimdeki kirlilikten... Ama sen vardın, orda burada etrafta, gözümü bir an yumsam açtığımda yanımda... Simdiyse kapkara bir sensizliğin üstünü kapatan kupkuru bir yapay dünya...Ya sen, sen neyle oyalandın bensiz? Üşüdün mü esen rüzgardan, yağmur ve çamurdan kirlendi mi ellerin... Yağmur yağıyormuş duydum, rahmet akıyormuş göğün yanaklarından... Oysa ben canim sıkılınca efkarlı bir şarkıya dalıp ağlayamıyorum bile. Burada hep kar yağıyor ve yine hep kar yağıyor... Gözyaşlarım donuyor soğuktan... Hava sıfırın altında sensiz...

not: Chicago'dan özlenen Türkiye'ye selam olsun.

Sarı Mektup. İndigo Dergisi Yazıları 02.2009

Garipnameler

Garipnameler  .I
Bir şeylerin sızısı var içimde
Kozasında unutulan bir kelebek
Beşiğinde bırakılan bir bebek
Dalları kırılan bir çiçek
Ya da kuruyan bir dilim ekmek
Bu kadar sahipsiz kalacak onsuz bir yürek
"Üzgünüm" demek bile yetişmeyecek.

Garipnameler  .II
Üşümekteyim şimdi sırtımda kazağımla
Korkuyu bilmeden titremekteyim.

Güneşlerin batışları altında gölgesi uzayan çınar

ağaçlarının boyu yine aynı kalıyor

Bir yaz daha son buluyor
Bir aşk daha delip geçiyor
Bir kış başlıyor yürekte.

Bir düş noktalanıyor
Bir trampet çalıyor uzaklardan
İki araba geçiyor sokaktan
Bir çocuk el çırpıyor
Bir uçan balon kaçıyor
Bir çocuk arkasından bakıp
İçli içli ağlıyor.

Garipnameler  .III
O kadar güzeldi ki gözleri, arkasından ağlamak bile zordu
O kadar güzeldi ki sözleri, düşünmek beni yordu
O kadar sevimliydi ki yüzü, bakmakla yüreğim doydu
O kadar sıcaktı ki yüreği, ayrılmak bana koydu.


Garipnameler  .IV
Günler gelip geçecek
Akşamlar sabah olacak
Kışlar yazı getirecek
Fidanlar meyve verecek
İnsanlar kalabalığa karışıp yüksek sesle türkü söyleyecek
Çocuklar büyüyecek
Köpekler kuyruğunu sallayacak
Çınar ağacının gölgesi büyüyecek
Dallarına salıncak kurulacak
Kalpten gitmeyen kara sevdalar sonunda durulacak
Son bulmayacak tek şey var 

Fotokopisi başkalarında dursa dahi, 
Sevginin aslı içimde kalacak 
Daima.

Garipnameler  .V
Birileri kaleye geçtiler
Birileri eldivenleri giydiler
Birileri şut çektiler
Tam kalbime gitti top
Çıkaramadım
Gol yedim senden kaderim
Doğrusu böyle şuta ne derim
Ağlamakla bitmez kederim
Alay edip küçümserim
Gollere seyirci kalan
Hüzünlü kale direklerim 
Siz olmadan ne ederim.

Garipnameler  .VI
Sevmek gönülden delice
Bazen hüzne denk bazen sevince
Bazen kalpte bir çiçek kırılınca
Yenisini dikmek zor geliyor
Sabırla imtihan ediliriz
Yaşadıklarımıza erinmeden
Ölümle alay edebiliriz
Aşkın nankör okuyla delinmeden
Ezberlediklerimizi konuşuruz
Başımıza bir şey gelmeden
Mutlu olmayı unuturuz 
Aşka yer yurt bulamadan.
 
Kırık bir kalbe pansuman yoktur 
Dökük bir şiirden başka benim dilimde 
Ellerim gevşeyince, 
Arasından bir çift göz düştü 
Beni göremeyen.
 
Her şeye bir örtü çektim 
Başımın üstüne de yorganımı 
Uykum nerelere gitti benim?
Onu kaybetmeyi ben istemedim.


Garipnameler. İndigo Dergisi yazıları. 11.2007