Bizi bizden alanlar, yüreğimizden bir şeyleri alıp yerine ağrılar bırakanlar… Garip ama gerçek olan bütün yaşadıklarımız… Bize lazım olmadığını bildiğimiz halde uçup gidesiye yaşananlar, maziden bize emanet atiye ait hatıralar... Hayır demenin mümkün olmadığı, evet demenin de zor olduğu, dur demenin elimizde olmadığı, öl demenin de kahırdan ağır olduğu durumlar… Ah etmenin kaçınılmaz olduğu anlar… Belki bu işte bir grilik daha var… Matlaşıyor gitgide cümleler. Beni yarımlayamıyor bu içimden geçenler… Ama yine de alnımıza damlıyor kanlı bilmeceler… Düşünmek, bir yüreklik sanat iken düşünmüyor bu kursakta kalan hevesi, kaderin son saniyede attığı ofsayttan goller... Hayatın liginden düşüyoruz yalnızlık ve ıssızlıktan, belki de birbirimizden habersiz boş yere üşüyoruz...
Doğarken ağladı ya her insan, acısıyla yanan ciğerlerinin… Sonra büyüdü ve yakmaya devam etti, kâh egzozla kâh nikotinle sıvayarak duvarlarını… Bir yangından arta kalan küllerle yanardağlar yaratmak istedi, düşünmeksizin var olmanın acılarını. Hedef tahtası olmamak için, olmayı hedeflemek ve küllenmemek için, içten içe yanmak ve acılarla pişmek istedi, zaman zaman gülmek için… Kime konarsa yürek onu koklamak, ya da kim daha fazla severse onu sevmek değil, beklentisizce ve sonsuza dek sevmek istedi, sevdikçe genişleyen bir yüreğe sahip olmak için… Bazen seni sevmeyeni sevmek de doğru, seni göremeyeni görmek gibi, talihsizce bir çarpışmaya engel olmak için… Kabul edebilmek de iyidir bazen vazgeçilmeyi, hoş görmek gözden çıkarılmayı, tencereden buharlaşan bir damla su olup, bir dirhemden bir bütüne ulaşabilmek ve tekrar susayan kupkuru toprağa düşmek için… Belki o zaman filizlenen güçlü bir meşe ağacının ululuğuna yetişirdi boyumuz ve seksenlik bir ninenin toprak rengi gözlerindeki yorgunluğun ve suyu kana kana içen Mali’deki bir çocuğun neşesi kadar görkemli olurdu kim bilir...
Çok daha soyut olabilir miydi ifadeler, bilinmezliğin tarif edilemez gizemliliğine sürüklenseydik biraz daha eğer… Ama yine de eksik kalacak bazı şeyler, yaşamaya ve olmaya dair. O zaman süpürgeyi ele almak ve süpürmek gerekir yere dökülen hayal kırıklarımızı. Yaşamın daha neleri var çantasında gizlediği, kaç tane tavşanı var bizim bilmediğimiz. Belki de bilmemektir gizli tercihimiz ve bunun yarattığı heyecanın verdiği kifayetsiz kalışlar… Kim büyüsünü bozmak ister ki kaderin gizemli ağının ve an be an değişen etkisinin varacağı son noktayı kaç kişi görmek ister, elleriyle çizdiği hayat yolunun patikalarındaki sırları keşfetme şansını reddedip de? Ya bir keçi yolunda kaybolarak bitiyorsa bu hikâyenin sonu? Gökten kaç elma düşerse düşsün, keyifli olabilir mi bunu bilerek dinlemek?
Rengârenk bir piyano tuşlarında gezen müzik sihirbazının tınıları, ruhumun kayıp ırmaklarına giden yollardan geçermiş… Timbuktu’dan yükselen bir blues ritminin evrene yükselişleri (***) düş dünyamın derinliklerinden bulutlara merdiven dayarken, engelli bir kız çocuğu ayağa kalkıp arkadaşlarıyla oynamayı düşlermiş… Dar gelirli bir genç kız hayalindeki gelinliği alıp evleneceği günü hayal ederek başkalarının giyeceği şeyleri dikerken, Ankara’daki bir memur çocuğunu iyi bir okuldan mezun olurken görebilir işten eve giderken…
İnsanların hayalleri insanlara yetmezken, biz kimiz ki onlara mutlu olmaktan bahseden? Yine de bulaşır ve ulaşır birbirine içimizdeki hisler belki birleşik hayal dünyamızdan… Olmak lazım galiba, hiçlik çukuruna yuvarlanmadan önce… Ve dokunabilmek lazım, salt düşüncenin donakaldığı yerde, eylemsizliğin sevimsizliğine... El uzatmak ve sevindirmek lazım çocukları, çünkü onların gülümsemesi değebilirdi ancak yetişkin bir kalbin çocuksu yaralarına... Fakat ya her yetişkin büyümeye çalışan bir çocuksa? Sonrası sessizlik midir dersin? İlacımız yoktur zamandan gayrı, meğerki kalbimizin yarasını yaralı kalplerin sevgisi iyi etsin… Yine de “çocuklar” sevinsin, çocuk gibi sevinsin…
* “Hamlet”, Shakespeare, “to be or not to be…
*** Ali Farka Toure …
Olmak Ya Da Olmamak . İndigo Dergisi yazıları. 05.2007
Olmak Ya Da Olmamak . İndigo Dergisi yazıları. 05.2007
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder