3 Haziran 2014 Salı

Kelebek Gibi Uçamayan Şişman Peygamber Devesinin Celallenişleri

Görebilmeliyim peşime düşen bulutların azizliklerini, sükûta uğrayan karıncaların süpürge tohumlarını yutuşlarını ve hisse satışlarının düşüşlerini. Görebilmeliyim diye geldim Kafdağı ülkesine, Kaf dağının ardındaki pembe renkli bulutların çocuk uçuran uçurtmaları yutuşlarını. Oysa görebildiğim tek şey, ufkun hayal edebildiğimden daha da uzakta olduğu oldu, Batıdan daha Doğu. Ufka doğru yürümek ufuksuzluğun daniskası ve düşüncelerin en sıskasıydı, evet bu doğru.
Koklayabilmek isterdim parayı, güzel kokar dedikleri fakat kirleten elleri, kapatan gönülleri ve körleten gözleri.  Hayatta kesekâğıdından daha keskin olan tek şey olan kâğıt paranın akçe kesesine dönüştürdüğü o demirden eller, kirli tırnaklar, yumak yumak olmuş içten pazarlıklı göbekler ve yumuk yumuk olmuş gözlerden yana olmayı başaramamış ufku dar insanlardan biri olabilirdim belki. Oysa pelerinsiz kahramanlar gibi parasızdı da insanlık, bunu ne bilirdim?  Ne hikmetse bir türlü bitmeyen ihtiyaçtı, kararttığı gözlere inen açık yeşil bir perde, tuhafiyecide duyamayacağınız kadar da tuhaf bir sesle açılıyor işte;  ikinci perde.
Anlatsam da anlamazdılar beni, dinlesem de dinlemedikleri gibi, ilk defa duymadıkları ve asla anlamadıkları şeyleri. Barutların patlayamadığı tek yerdi,  leş kokulu çürümüş botlarımın içi. Öyleyse barutlar patlamalıydı içimizde, dökülmeden cümlelerimize, gelmeden fikirler üstümüze üstümüze. Cümle âlemin dökemediği baruttan çöpleri döktükleri tek yerdi komşumuzun arka bahçesi.  Kanla yıkandığı belliydi sahte kurtarıcının dünyayı kendisinden kurtardığı kıllı elleri. Kesekâğıdına doldurup toprağa gömmeli işe yaramaz düşleri, içine de –di’li geçmiş zaman eklerini koymalı. Böylece başka cümleler kurmayı öğrenir kimi işsiz ve sözel yeteneksiz yazıcılar. Kös kös tef çalmakla değerlenecekse eğer Türk sanat musikisiyle yıllanan konaklar, zamanda sıkışıp kalmak için kaç gramafonluk şarkı var?
Onu bunu bilmem ama izini bilmediğim, suyunu içmediğim yerlerde ruhumu kaybettiğimde,  eve döneceğim yolu bir kez öğrensem bile bana yeterde artar.
Bir okul bir duvarı yıkık bir bina yapana kadar, bir öğretmen ve bir öğrenci bulana kadar, bir de ders çalışmayı öğütleyen ana babalar olmadan bitmiş sayılmaz. Bir ülke, uzaktan bakmadan, istemeye istemeye terketmeden, soğumuş yüzlere dokunup ellerin yanmadan önce sevilmiş olmaz. Ve hiç bir yar, yer bile işgal etmediği halde özlenmeden önce kıymete binmez. Ellerimiz yıkanmadan yemek yenmez. Kurallar delinmeden ceza verilmez.  Deliye 41 birinci kez deli denmeden hiç kimse delirmez.
Hasta olduğun her gün sağlıklı gibi davran prensibine uyuyordum elbette, ama günden güne ustalaşıp beni doktor sanmasınlar diye bu huyumdan vazgeçtim. İçime attığım şeylerden yaptığım el işlerini satarak zengin olabilirdim ama onun yerine işte bu cümleyi edebiyat hazinesi ya da sözeniyet gazinosu hevesine uyup da yanlamasına yazdım. Elleri işte gözü oynaşta dedikleri insan tipine aykırı bir biçimde insan gibi yaşamaktan yorulan bir aylak ve hayatta iyi pişmemiş ama zamanından önce kartlaşmış bir çaylak için alnının terlemesi kadar garip bir şey olamazdı bence. Hâlbuki acılarla dolu hayat, koyayım da on tur at tarzında bir komediye dönmeden önce kaybedeceği bir kültür seviyesi bırakmamakta bu kez ısrarcı görünüyorsa da,  sağlık ve zaman değerleri keşfedilen hazinelerden ibaretti, ıssız bir adada ne kadar zengin olabilirseniz işte o kadar. Gitmem gereken yerlerde bir saniyeden daha fazla durmamdı bütün kabahatim. Niyet ne kadarsa, akıbet yarısı kadar. 
Yaşamaktan şikâyet ettiğim falan yok benim, beni ister böyle sevin ister yerin. Fakat hiç görmeden sevebilen bir körün aşkına nankörlük eden gönül âmâ’larına yas tutup ağlamak için önümde daha çook uzun yıllar var,  önümü bile göremesem de yarınımdan eminim..

Kelebek Gibi Uçamayan Şişman Peygamber Devesinin Celallenişleri. İndigo Dergisi Yazıları 05.2008

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder