Bir dağ gibisin...
Aşılması güç
gibi görünen...
Peki öyle misin gerçekten?
Peki öyle misin gerçekten?
Ben kendi yolunda giden bir yolcuyken karşıma çıktın... Gittiğim yoldan memnun değildim. Kendini hırpalayan bir yolcu kendine sadece yük verir. Yüklerimden kurtulmalıydım... Yüklerim de işte o yapıştığım yeryüzüydü. Bir de kendi kendime acı veren düşüncelerim.Yerin yüzü, göğün yüzünden daha yakındı, daha güvenliydi, ama daha tümsekli ve çukurlu. Ben kafamı kaldırıp gökyüzüne baktım, orda tek bir pürüz yoktu. Allah nasıl şekil verdiyse öyle duruyordu, ona el sürememiştik işte....
Artık yol ayrımına gelmiştim... Bir yanımda emin olduğum acılar, ki asla yanıltmamışlardı beni.
Bir yanımda da ancak o bildik ve tanıdık yüklerimden kurtulursam varabileceğim yüceler var. Lakin biraz yürümek, koşmak, kanatlanmak gerekecek. Bir tür bilgi ve arıtım sürecinden geçmek, eski alışkanlıklardan vazgeçmek, fiziksel ve ruhen iyileşmek, emin olmak hem kendinden hem de Yaradan'dan... Yapmayı istediğim, ama göze alamadığım... Beklediğim fırsat işte geldi. Bu bir çağrıydı.
''Gel...''
''Gidiyorum ama ben de bilmiyorum ki beni
ne bekliyor...''
Sadece O'nu dinliyordum. Beni sürüklediği yer, kim acılar, kimi zorluklar, kimi restleşmelerden geçmemi gerektiriyordu. Ama olsun... Geride bırakacağım şey neydi? Bilmediğim bir acı mı? Bildiğim tek şey, bu işin asla böyle devam edemeyeceğiydi. Şimdi gidiyorum. Peki nereye varacağım? Beni kimler bekliyor? Bu şimdilik belli değil. Herşey kendini gösterince görünecek.
Sadece O'nu dinliyordum. Beni sürüklediği yer, kim acılar, kimi zorluklar, kimi restleşmelerden geçmemi gerektiriyordu. Ama olsun... Geride bırakacağım şey neydi? Bilmediğim bir acı mı? Bildiğim tek şey, bu işin asla böyle devam edemeyeceğiydi. Şimdi gidiyorum. Peki nereye varacağım? Beni kimler bekliyor? Bu şimdilik belli değil. Herşey kendini gösterince görünecek.
Hani Allah'a inanmanın tılsımı vardı ya o neydi? Eğer yüzünü görebilseydik, Allah'a herkes inanırdı. Peki biz niye görmeden inanıyoruz? Görmeden inanmanın muhakkakki bir kemâl'i var. Kemâle varan da cemâli görebilir..
İşte bunu hatırlattım kendime ve söz verdim. Ne olursa olsun...Yürüyeceğim.
Allah'ım...
Geldiğim yer beklediğimden daha iyi değil. Ama olsun...Bilinmezlikler var. Bir sevgi ve sevgisizlik. Bir ışıkta binbir bilinmezlik.
Burada güneş doğuyor ve ilk defa kuşları bu kadar net işittim. Yediklerim lezzet veriyor. Şimdi su içiyorum. Bana başka gereken bir şey yoktu... Dur ve dinle. Hisset.. Yediğine dikkat et.. Aldığın şey lezzet. İşte bu eksikti. Yaşamın bir lezzeti var. Peki o zaman beni ısıran kim? Dertler mi.. Acılar mı... Endişeler mi.. Hüzünler mi.. Duygular mı, düşünceler mi.. Bunların bir sonu gelir de herşey bir gün biter mi? Çok soru sordum... Cevaplar çoğu zaman fazlaca düşünceyle beraber gelmiyor.. Ama çok soru geliyor. Gelsin bakalım. Güller yine açacak... Hep bir mücadele, hep bir gaile olacak. Olsun be. Olsun.
Gidiyorum.. Bir çeşmeye geldim. Su akıyor...Küçük çocuk dedesiyle birlikte su testisini dolduyor. Benim testim yok. Halbuki yolum uzun. Küçük bir çocuk bile bunu biliyor. Ben aklımı nerde bıraktım? Aman canım, sahip olmak yok, sonu da yok. Geldiğim yerden beni özgürleştiren buydu. Şimdi ihtiyacım kadar içeyim.. Yarına Allah kerim. Yollar varsa, insanlar varsa, çeşmeler de olacak, testiler dolacak elbet.
İşte yol, yolculuk, yerleşmek ve testi arasında bir ilişki başlıyor. Yaşıyoruz ve bir yoldayız.. Ama kimi zaman yerimizde sayıyoruz.. Testimizi dolduruyoruz.. Halbuki temiz temiz içsek ve yolumuzda yürüsek.. Yollar bilinmezlerle dolu diyor genetik uyarı sistemimiz. O halde ya testisiziz ya da testi aslında biziz. Sahip olmak ve yerinde saymak ile, sahip olmadan yolunda yürümek... İşte bu tercihler kim olduğumuzu belirleyecek.
Geldiğim yeni yer bir kasaba. Bir pazar kurulmuş. Hummalı bir alışveriş var... Çok çeşit var. Geçip gidiyorum. Burada her renkten kumaş, her renkten insan var. Bir köşede yaşlı bir adam var. Elinde bir tahta parçası.
-Amca ne yapıyorsun?
-Ben kaşık ustasıyım...
Kaşık. Bir tane alayım...Artık kaşığım var. Ama son kuruşum da bitti. Kaşığım varsa, karıştıracak yemeğim de olacak elbet. Neye niyetlenirsen, kısmet ona göre gelir. Bir ümitle yine dolarak yoluma devam ediyorum...
İnsanlar sana deli diyebilirler. Ama sen inandığın yolda devam edersin. Aklın ve inancın birbirini tamamlıyorsa ne ala. Değilse sen ya bir mecnunsundur, ya da mantığına aşkı feda eden Leyla. İkisinden biri olma. Ama ikisi bir olmadıktan sonra, aşk'tan sana ne fayda?
Yürüyorum... Yolda bir çoban bana bir tas süt verdi. Yarısını içtim... Çobandan bir kaşık yoğurt çaldım süte. Yükledim çantama.. Akşam oldu... Sabah oldu. Yoğurdum oldu. Karnım doydu. Şükür Yaradan'a!
Dağlar aşılmaz değil. Sen de değilsin. Yüklerimden arındığımda, ben de ulaşırım o zirvelere. Şimdilik ben o enginlerde değilim... Ben bu dağın eteklerinde bir kır çiçeği olmaktan da utanmıyorum. Lakin yollar ancak yürümeyenler için uzundur...Bir çiçeğin ömrü yetmez belki ama bir arının ömrü yeter yol almaya. Belki onun kanatlarında uçar, erişirim enginlere.



mercanlar arama umuduyla yosunlara ve midyelere razı olmak, maceraperest bir hayal kırıklığı tadında karşı konulmaz bir okyanus lezzeti sunabilir bana… Mürekkep balığı ile kitapevi işine girme fikri de az parlak değil hani. Ya da kalkan ve kılıç balığıyla kılıç-kalkan su altı ekibi kurup tarihimizi su altında yaşatmalı… Böyle bir canlılar-arası işbirliği mübalağalı mı?
Dostluk bazen herkesin gördüğü şeyleri görmezden gelmektir, bazen de kimsenin göremediği şeyleri tokat yemek pahasına söylemektir. Dostluk budur ama anlamaz herkes. Atılınca geri dönüşümü yoktur dostluğun, paketlenip evlere servis yapılamaz. Dostluk sakıncasızdır, yanlış anlaşılmasızdır, sahipsizdir, sahibiyettir bazen de asabiyettir en sevimlisinden. Açıkçası dostluğu kimse işine geldiği gibi yorumlayamaz, ben hariç. Tek bildiğim bunu doğru kalemle yanlışı yazarak yaptığımdır. O zaman bilinir ki en karşı çıkılası şeyler aslında dinamit patlatası değildir. Belki de yoktan var edilecek bir emeğin ön tasarımının iyi niyetler uğruna yok edilişine acıyla şahitlik etmek gibi bir şeydir dostluk. Verilen emeğin her zaman iyi yere gittiği söylenemez ama
beklentisiz vermeden yerine ulaştığı da söylenemez. Söylenemeyen daha nice şeyler olduğu kesindir bu konuda.
önce de söz vardı, yok olduktan sonra da olacaktır. Söz aslında bağlı kaldığımız ve bizi biz yapan en önemli şeydir. Sözün üstüne söz yoktur ki söz söylenebilsin burada… .jpg)
Kervan gelir ve kervan geçer, develer tellal pireler berber iken, sabrın sonu selametmiş, hayallerin sonu yokken, uçsuz bucaksız bir ülkede, sebeplere sığınmış insanların sakince kaçtığı ikilemler ve boşluklar arasında kendilerine has bir köşeleri olurmuş. İşte bu köşelere kendilerinden başka kimseyi almazlarmış çünkü eğer biriyle paylaşılsa zaten bu köşeler de ortada kalmazmış. Yalnızlık diye bir şey de olmazmış. 





Verilen aritmatik sorusunu cevaplamak için düşündü düşündü ama olmadı. Boşa koydu dolmadı, doluya koydu almadı. Eline tebeşiri aldığı gibi tahtaya yazmaya başladı. Ama yine kafasındaki gibi olmadı. Tam doğru diye düşünürken siliyordu. Tam da yanlış bir şey olacak diye içinden geçirirken onu yazıyordu. İşte böyle bir silip bir yazıyordu. Öğretmen saatine bakıyordu, bakıyordu, bakıyordu. Zil çaldı ve öğrenci buna bayıldı. Ayıldığında kendini bambaşka bir yerde buldu. Orada ne bir okul, ne de bir problem vardı. Elbette orada zaman da yoktu, mekan da.
Bir hayat var elimizde, bir tahta ve bir tebeşir, silginin eşliğinde.. Elbette hayat yaz-boz tahtası değildir, olmamalı. Ama yazdığımız kadar bozmuyorsak hatasız kul da değiliz, mevduatımız da bankada duruyor olmalı. Biz öldüğümüzde de duruyor olacak, harcamazsak. Ya büyüyecek ya da sıfırlanacak eğer kullanmaya kalkarsak… Ya da bizimle birlikte tarihin sayfalarında zenginliğimiz saygın bir yer bulacak ve olduğu gibi bir yakınımıza miras kalacak.
Mide ağrısından yakınan yaşlı teyzenin emekli maaşını yatırdığı o bankadaki az kıdemli memurenin de düşleri aslında böyleydi galiba. Birikmiş mevduatları gördükçe, bir gün en karlı yatırımı kendisinin yapıp en büyük mevduatların sahibi olarak bankadan emekliye ayrılacağı günü görür gibiydi, düşlediği o paraları para makinesinde pırt diye sayarken. Yani en azından şu anda okula giden oğlunun geleceğini garantiye alacak kadar parası olsun, gelecek kaygısı taşımasın istiyordu. Kaygılarla geçiyordu zaten ömrü, bir de cari açık vermekten korkuyordu, hem kendisine ait olmayan paradan hem de gelecekten ödünç aldığı günlerden… Sahipsiz kalmasından korkuyordu yavrusunun belki de o yanında yokken.
Asıl söylemek istediğim konuya beni taşıyan bu konudan köprüler arasında yolumu kaybetmeden bıraktığım yerimi bulabildiğime sevindim. Ne var ki yönümü şaşırmaktan da kurtulamadım, yolumu bulduğumu zannettiğim zamanda. Bir tarafta yokluk, bir tarafta da varlık hükmünü sürüyor ukalaca. Ben de yokluğun içinde varlığı, varlıkta ise yokluğu bulmaya çalışıyor, kendimce sentez yapıyordum kendi yaşamımı. Kaybolduğum her an aslında bir şeyleri yeniden bulduğumu hissediyordum ama içinde var olduğumu düşündüğüm şeylerin yok olmasına bir türlü alışamıyordum içten içe. Gidenlerin gitmesine, okulumun bitmesine, şarkıların susmasına, saatlerin dolmasına, güneşin batmasına, gözlerimin dolmasına, uykumun gelmesine… Bazen ürkekliğime bazen çekingenliğime, bazen cesaretsizliğime bazen de sabırsızlığıma isyan ederken, her eylül ortası gibi sınıfları dolduran ilkokul çocukları kadar yeni başladığımı hissediyorum hayata, her sabah. Ya kumarda kaybedilenlerin bir çırpıda kazanılacağı bir sokak kavgasının tarafıydım ya da unuttuğum her şeyi hatırlamaya çalışan bir Alzheimer hastaydım. İlle de kaybettiğim şeyleri geri alma telaşındaydım, ne var ki elimdeki yumurtaları unuttum. Şimdi onları yerden toplayıp, tuzla buz olmuş kabuklarından arındırıp öylece omlet yapmak gerek, ya da açlıktan ölmemek için onları zaten yediğini hayal etmek ve bu zihni tokluk içinde açlığa direnenlere imrenmek…
Çelişkiler yumağında yün eğiren uyuz bir kedinin sağ bacağının kırık diziyle kilerin kapısına sıkışmış kuyruğunun acısı arasında gidegelen, halden anlayan ve anlamayan fareleri kovalamak gibi bir misyon üstlenmek zorunda kalmasının getirdiği ağır yük bir yana, hiç de hesapta olmayan bir isyan çıkarmıştı pireler başımıza. Kaşıntıya tutulduk, prensipli farelerin aceleyle üstümüze bıraktığı doğruları gerçeklerdeki yanlışlarda kaybedip, yanlışların gerçekliğindeki ikiyüzlülüğü haklı çıkartacak denli abartmıştık gerçekçiliğin kaburgasız pragmatizmini. Yaşamaktan iğreniyorduk, oysa anı yaşamaktan bahsediyorduk. Sevdiğimiz ne varsa elimizden alınmış, gönlümüz bu adaletsizliğe ses çıkarmamaya alışmıştı. Bazen iki kere doğru gibi yaptığımız şeyleri bazen bir kerede yazgının silgisiyle siler olmuştuk... Her şey boş ve her şey ne kadar hoştu... Bilmiyorduk, doğrular mı aslında yanlıştı yoksa yanlışlar mı gerçekti. Ama uçup giden hayaller, gerçeklerin üçkâğıtçılığında ölesiye gelişti... Düzen değişti. Artık giden gelene eşti. 