Nefret ettiğim gazları hava diye içime çekiyorum. Hava diye soluyorum karbon-stereo-dioksiti. Solungaçlarım olmadığına da yanıyorum bazen şu İstanbul’da. Oksijen tüpü kullanmamıza az kaldı. Aç susuz yaşama fikrinden sonra suda solungaçlarımın olması fikri de cazip gelmiyor değil hani. Denizler altında yirmi bin bir fersah. O son bir ben miyim yoksa? İnci ve
mercanlar arama umuduyla yosunlara ve midyelere razı olmak, maceraperest bir hayal kırıklığı tadında karşı konulmaz bir okyanus lezzeti sunabilir bana… Mürekkep balığı ile kitapevi işine girme fikri de az parlak değil hani. Ya da kalkan ve kılıç balığıyla kılıç-kalkan su altı ekibi kurup tarihimizi su altında yaşatmalı… Böyle bir canlılar-arası işbirliği mübalağalı mı?
mercanlar arama umuduyla yosunlara ve midyelere razı olmak, maceraperest bir hayal kırıklığı tadında karşı konulmaz bir okyanus lezzeti sunabilir bana… Mürekkep balığı ile kitapevi işine girme fikri de az parlak değil hani. Ya da kalkan ve kılıç balığıyla kılıç-kalkan su altı ekibi kurup tarihimizi su altında yaşatmalı… Böyle bir canlılar-arası işbirliği mübalağalı mı?
Dostluk bazen herkesin gördüğü şeyleri görmezden gelmektir, bazen de kimsenin göremediği şeyleri tokat yemek pahasına söylemektir. Dostluk budur ama anlamaz herkes. Atılınca geri dönüşümü yoktur dostluğun, paketlenip evlere servis yapılamaz. Dostluk sakıncasızdır, yanlış anlaşılmasızdır, sahipsizdir, sahibiyettir bazen de asabiyettir en sevimlisinden. Açıkçası dostluğu kimse işine geldiği gibi yorumlayamaz, ben hariç. Tek bildiğim bunu doğru kalemle yanlışı yazarak yaptığımdır. O zaman bilinir ki en karşı çıkılası şeyler aslında dinamit patlatası değildir. Belki de yoktan var edilecek bir emeğin ön tasarımının iyi niyetler uğruna yok edilişine acıyla şahitlik etmek gibi bir şeydir dostluk. Verilen emeğin her zaman iyi yere gittiği söylenemez ama
beklentisiz vermeden yerine ulaştığı da söylenemez. Söylenemeyen daha nice şeyler olduğu kesindir bu konuda.
Hayatta şahitlik edebildiğimiz şeylere gerçekten şahit olabilmiş miyizdir, yoksa görüp de birşeyler yapamayacağımızı düşünerek yürüyüp geçmiş miyizdir? Gülüp geçtiğimiz şeylerin aslında yaşadığımız şey olduğunu farkedince farketmezden gelmiş miyizdir? En ciddi halimizle yazdıklarımız ya da söylediklerimizin aslında olduğumuz değil olmak istediğimiz şeyler olduğunu kaç yaşımızda anlamışızdır? Ya da aynaya kaçıncı bakışımızda sivilcemizi patlatmadan durabilmişiz ve kendimizi öylece kabul edebilmişizdir? Saatler saatleri kovalarken biz kimi kovalamışızdır? Öylece akıp giden faydalı düşünceleri not almak istediğimizde aklımızın dağılacağı tutması bizi rahatsız etmiş midir? Yoksa her hüzünde bir sahte gülümseme var mıdır, gerçeğe yeğ tutulabilen? Sahtelikle gerçeklik yer değiştirirse hangisinin yeri daha boşlukta kalır? Bütün bu soruların cevabını bilen kişiler yeter artık demedilerse, sözü dolandırmadan konuya gelmekte fayda vardır. Zira sözün dolanıp da gideceği belli bir yer yoktur. Söz ağızdan çıktıktan sonra tekrar ağza konamaz, söz yurtsuzdur yuvasızdır. Dünya kurulmadan
önce de söz vardı, yok olduktan sonra da olacaktır. Söz aslında bağlı kaldığımız ve bizi biz yapan en önemli şeydir. Sözün üstüne söz yoktur ki söz söylenebilsin burada…
önce de söz vardı, yok olduktan sonra da olacaktır. Söz aslında bağlı kaldığımız ve bizi biz yapan en önemli şeydir. Sözün üstüne söz yoktur ki söz söylenebilsin burada…
Sadelikle abartının ortasında bir yerlerde yok olmaya yüz tutmuş bir biçarelikle kalemimden çıkan en yanlış cümleleri teker teker sıralamaya başladığım günler aslında düşüncelerimi ulu orta seslendirmeye karar verdiğim zamanlardan çok da eski değildiler. Böylece dürüstlüğün beni kurtaracağına en az yersiz konuşmanın zararından dolayı sükûtun altınlığına kapılacağım kadar inanıyordum doğrusu. Ama her şeyin çıktığı ve dâhice üst üste konduğu noktalar bir bir toplandığında bir ayçiçeği tarlası etmiyordu düş dünyamızın içinde aniden bitebilen. Bize ay çekirdeği çıtlatmak ve sessizce düşünmek düşüyordu, düşünceleri sorumsuzca kullanmanın kadere yenik düşürdüğü bütün kirli pasaklı düşleri tek tek ele alsak bile düz yolda yürürken düşmemize engel değildi düşünceli düşünceli basitçe yürümek bile…
Bazen hiçbir amaç olmaksızın kelimelerin ağzınızdan pat diye çıkıverdiği ve sonra ne anlama getireceğinizi bilemeden bir cümle kurmaya uğraştığınız oldu mu hiç? Bu kelimeler aslında bilinçaltınızda duruveren ve en beklenmedik anda çıkıveren, hazırda bekleyip aniden deliriveren hayatta tanıdığım en fırsatçı kelimelerdir ve beni yerin dibine sokar. Oysaki ben, dağarcığımdaki kelimeleri tesadüfen havaya atsam üst üste bir kompozisyon olarak gelirler diye düşünmeyi marifet bilen ben bile kelimelerin elinde aciz kalırım en savunmasız o anlarda. İşte o anlarda ya sonsuza dek susmak ya da o bilinçsiz başlayan cümleyi gözükara olarak tamamlamak gereklidir. Ben böyle anlarda cümleyi ne pahasına olsun tamamlayanlardanım, o cesarete sahibim. İşte o yüzden kalbimde bir şey tutamayan ve kalbimi kirletmeyenlerdenimdir de aynı zamanda. Çünkü kalbimde kalacak en küçük gizli saklılığın bana vereceği acı en fazla böyle bir beklenmedik anda ağızdan çıkan kelime olur ben de. Eğer büyütüp çığ haline getirsem kimbilir ne acı sonuçlara ortam olur bu beden.
Çığın altında kalıp hala kayak yaptığım zannedilmesin bu anlattıklarımdan sonra. Ben bu kadar marifetli biri değilim elbette. Bozguna uğradığım anlar herkesinkinden belki de bir kat fazla. Ama bildiğim bir şey varsa kendim hakkında, en azgın bozgunları bile düzgünleştirebilmeyi kendim için bir görev sayarım. Alınacak bir ders yoksa da alırım dersimi ve yalnız kalır ve mulaka kafamı toparlarım…
Bu yazıda bir bütünlük arayan gözler boşuna yorulacaklardır ama, okumayı seven yürekler asla boşuna çarpmayacaktır. Hem okumayı hem de yaşamayı seven gönüller kendi paylarına düşen gülümsemeyi alacaklardır. Belki de gözden geçirilecek nice hatalar ve nice doğruluk payları vardır, eşe dosta ve kendimize düşebilen. Belki de kendi düşmemize ve düşünmemize gülmekte geç kalmışızdır. Belki de kendimizi ciddiye aldığımız derecede ve hatta iki katı kadar kendimizi bir kenara atmalıyız, kendimizi hırpalamadan bunu yapmayı öğrenmeliyiz. Meliyiz malıyız, gereklilik kipidir. O yüzden bu yazıda bu kalemden çıkan meli ve malı kısımlarını atmalıyız. Atlıyız, süvariyiz, “1” beygirlik yolcuyuz.
Kervan gelir ve kervan geçer, develer tellal pireler berber iken, sabrın sonu selametmiş, hayallerin sonu yokken, uçsuz bucaksız bir ülkede, sebeplere sığınmış insanların sakince kaçtığı ikilemler ve boşluklar arasında kendilerine has bir köşeleri olurmuş. İşte bu köşelere kendilerinden başka kimseyi almazlarmış çünkü eğer biriyle paylaşılsa zaten bu köşeler de ortada kalmazmış. Yalnızlık diye bir şey de olmazmış.
Demek ki ortada bir sorun ve buna karşılık bir çözüm varsa, o da sığınılan bu köşelerin aslında paylaşılmakla küçüldükleri veya hayal kırıklığıyla büyüdükleriymiş. Bir kişi diğeriyle paylaşacak ne kadar çok şey bulursa gizli köşesi yok olabilir… Teoride bu mümkün gibi görünse de ben yine de köşeme sımsıkı sahibim ve benden başka kiracı istemiyorum. Benim istediğim tek şey başkalarının kalbinde de yazlık bir köşe edinmek… İşte buda sıcak kışlık köşemden feragat etmemi gerektiriyor. Demek ki ben kendimden verdiğim ölçüde başka bir kendimden daha bulup yanıma alabilirim… Bu da bana gayet adil görünüyor… Ama bunların hepsinin tepemizdeki bizi baş aşağı çeviren aynadan nasıl göründüğünü aynayı tutan o ellerin sahibi dışında hangimiz bilebilir?
Doğru Kalemin Yazdığı Yanlış Yazılar. İndigo Dergisi yazıları. 09.2007
Doğru Kalemin Yazdığı Yanlış Yazılar. İndigo Dergisi yazıları. 09.2007
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder