3 Haziran 2014 Salı

Elbette Varlığım Elimde Yokken Yokluğum Kadar Varlık’ım…

Şarkısını dinlerken şakır şakır yağan yağmurun, su damlacıklarının kurduğu orkestrayı yöneten şef edasıyla hareket eden bir otobüs şoförü, yol kenarında bekleyen yolcuları almaya giderken yolda yürüyen insanları foşurt diye ıslattığının farkında bile değildi. Ancak salkım saçanak yağmur altı olan insanlar da farkında değildi daha önce mi yoksa daha sonra mı daha fazla ıslandıklarının… Neyse ki çamurun kirlettiklerini yağmur temizlemekteydi, aksi halde bu hayatın çekilmez çilesi neydi?.. Niyeydi bütün bu yaşananlar ve başımızdan akanlar, her şey şu yağmur gibi akıp gitseydi de, bir an önce bitseydi. Böyle bir sabırsızlık hâkimdi sıkıcı dersi dinleyen çocukta, tüm mal varlığının kaç misketten ibaret olduğunu düşünürken baygın bakışlarından kuşkulanmayı oldum olası adet edinen öğretmeni tarafından sözlüye kaldırılmıştı ve zilin çalması için dua ediyordu. 
Verilen aritmatik sorusunu cevaplamak için düşündü düşündü ama olmadı. Boşa koydu dolmadı, doluya koydu almadı. Eline tebeşiri aldığı gibi tahtaya yazmaya başladı. Ama yine kafasındaki gibi olmadı. Tam doğru diye düşünürken siliyordu. Tam da yanlış bir şey olacak diye içinden geçirirken onu yazıyordu. İşte böyle bir silip bir yazıyordu. Öğretmen saatine bakıyordu, bakıyordu, bakıyordu. Zil çaldı ve öğrenci buna bayıldı. Ayıldığında kendini bambaşka bir yerde buldu. Orada ne bir okul, ne de bir problem vardı. Elbette orada zaman da yoktu, mekan da. 
Bir hayat var elimizde, bir tahta ve bir tebeşir, silginin eşliğinde.. Elbette hayat yaz-boz tahtası değildir, olmamalı. Ama yazdığımız kadar bozmuyorsak hatasız kul da değiliz, mevduatımız da bankada duruyor olmalı. Biz öldüğümüzde de duruyor olacak, harcamazsak. Ya büyüyecek ya da sıfırlanacak eğer kullanmaya kalkarsak… Ya da bizimle birlikte tarihin sayfalarında zenginliğimiz saygın bir yer bulacak ve olduğu gibi bir yakınımıza miras kalacak. 
Miras derken, hazıra konmayı çağrıştırır insana bu kelime. Biraz da kasvetlidir aslında, başımıza gelmesini pek istemeyiz, seviyorsak eğer başımızdakileri. Biliriz ki başımızdakilerin başımızdan gitmesi halinde, miras denen hazır lokma hali de başımıza gelecektir. Ne o gelmesin ne de onlar gitsin isteriz ama istemediğimiz bir şey de değildir hazır lokma yiyebilmek aslında. Yaşamak pek böyle bir ring oluşturmuyor insana, boks kurallarına göre de değil, vurdu mu esaslı vuruyor midenin tam ortasına. 
Mide ağrısından yakınan yaşlı teyzenin emekli maaşını yatırdığı o bankadaki az kıdemli memurenin de düşleri aslında böyleydi galiba. Birikmiş mevduatları gördükçe, bir gün en karlı yatırımı kendisinin yapıp en büyük mevduatların sahibi olarak bankadan emekliye ayrılacağı günü görür gibiydi, düşlediği o paraları para makinesinde pırt diye sayarken. Yani en azından şu anda okula giden oğlunun geleceğini garantiye alacak kadar parası olsun, gelecek kaygısı taşımasın istiyordu. Kaygılarla geçiyordu zaten ömrü, bir de cari açık vermekten korkuyordu, hem kendisine ait olmayan paradan hem de gelecekten ödünç aldığı günlerden… Sahipsiz kalmasından korkuyordu yavrusunun belki de o yanında yokken.  
Varlık ve yokluk arasında belki de ölümcül bir imtihana çekiliyoruz kim bilir…
Asıl söylemek istediğim konuya beni taşıyan bu konudan köprüler arasında yolumu kaybetmeden bıraktığım yerimi bulabildiğime sevindim. Ne var ki yönümü şaşırmaktan da kurtulamadım, yolumu bulduğumu zannettiğim zamanda. Bir tarafta yokluk, bir tarafta da varlık hükmünü sürüyor ukalaca. Ben de yokluğun içinde varlığı, varlıkta ise yokluğu bulmaya çalışıyor, kendimce sentez yapıyordum kendi yaşamımı. Kaybolduğum her an aslında bir şeyleri yeniden bulduğumu hissediyordum ama içinde var olduğumu düşündüğüm şeylerin yok olmasına bir türlü alışamıyordum içten içe. Gidenlerin gitmesine, okulumun bitmesine, şarkıların susmasına, saatlerin dolmasına, güneşin batmasına, gözlerimin dolmasına, uykumun gelmesine… Bazen ürkekliğime bazen çekingenliğime, bazen cesaretsizliğime bazen de sabırsızlığıma isyan ederken, her eylül ortası gibi sınıfları dolduran ilkokul çocukları kadar yeni başladığımı hissediyorum hayata, her sabah. Ya kumarda kaybedilenlerin bir çırpıda kazanılacağı bir sokak kavgasının tarafıydım ya da unuttuğum her şeyi hatırlamaya çalışan bir Alzheimer hastaydım. İlle de kaybettiğim şeyleri geri alma telaşındaydım, ne var ki elimdeki yumurtaları unuttum. Şimdi onları yerden toplayıp, tuzla buz olmuş kabuklarından arındırıp öylece omlet yapmak gerek, ya da açlıktan ölmemek için onları zaten yediğini hayal etmek ve bu zihni tokluk içinde açlığa direnenlere imrenmek…

Elbette Varlığım Elimde Yokken Yokluğum Kadar Varlık’ım . İndigo Dergisi. 10.2007

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder