denizinin köpük köpük dalgalarında,
hayallerimi yüzdürdüğüm şehirsin,
yüz-tanbul...
varlığında baş ağrım,
yokluğunda kalp sızım,
sızı-tanbul
hem ilk aşkım,
hem hayal kırıklığım,
düşkıran-bul.
ne senden uzaktayım,
ne de içinde huzurla.
alamadığım o tertemiz nefesimsin,
pis-tanbul.
geçimsiz gençlik aşkımsın benim...
aşk-tanbul...
en deli zamanlarımda,
kalabalıklardaki yalnızlığımın,
en kalabalık ve en büyük şahidisin...
şiirlerimin şairi,
balık ekmeğimdeki kılçık,
trafiğimde keşmekeş,
düzenli çektiğim egzoz gazımsın.
gaz-tanbul...
seni terkeden son istanbullu,
ve en yeni egeli,
tabiat dolu yeni sakin hayatında,
İstanbul'un kaosunu özlemekten,
boğulsun dursun..
ya kafayı çok dinlemekten,
ya da aşırı oksijenden.
huzur veren ve huzur da çalan,
tenha dolu o en sessizlikten,
sıkıntıdan patlasın
-ama-
kimse bişey duymasın
emi.
ey İstanbul,
bana sen öğrettin
sosyal yaşamında kavgalar edip
yine sende dinlenmeyi.
gün batımında adalara bakıp,
çaya bir simit banmayı...
manzara eşliğinde,
aman, simidimi martı kaptı.
bu şiir de bitmeyecek
çünkü göç bitmeyecek,
İstanbul'u İstanbul'a sığdırmaya,
kimin gücü yetecek?
İstan-bula bula,
her yolunu kaybeden,
önüne de ilk gelen,
yabancılara mı kalsın?
olamadıysa bize daim yurt,
kendi kendini arasın dursun.
kendini kendi içinde kaybedip,
hatıralarımızda bulsun.
nereye istersen oraya git
huzursa aradığın şayet,
kendine şunu ezberlet,
dünyanın öbür ucuna da gitsen,
sen artık bir İstanbul'sun.
bak evlat,
İstanbul'u böyle yenemezsin,
onda varken seni tüketir,
sen onda yok olursun,
hele bu bir kenara dursun,
onda yokken onu özler,
onu düşünür düşünür,
onun sevgisiyle yanar da yanar,
yine onunla var olursun...
ve istanbul'unursun...
sen topraksız bir bitki gibi dünyayı gezersin de,
bambaşka bir şehirde kök salarsın da,
her çiçeğinde yeni bir istanbul açar da,
mis-tanbul olursun.