3 Haziran 2014 Salı

Şerbetli Muzdaripliklerin Garâbetli Şikâyetnamesi

Çelişkiler yumağında yün eğiren uyuz bir kedinin sağ bacağının kırık diziyle kilerin kapısına sıkışmış kuyruğunun acısı arasında gidegelen, halden anlayan ve anlamayan fareleri kovalamak gibi bir misyon üstlenmek zorunda kalmasının getirdiği ağır yük bir yana, hiç de hesapta olmayan bir isyan çıkarmıştı pireler başımıza. Kaşıntıya tutulduk, prensipli farelerin aceleyle üstümüze bıraktığı doğruları gerçeklerdeki yanlışlarda kaybedip, yanlışların gerçekliğindeki ikiyüzlülüğü haklı çıkartacak denli abartmıştık gerçekçiliğin kaburgasız pragmatizmini. Yaşamaktan iğreniyorduk, oysa anı yaşamaktan bahsediyorduk. Sevdiğimiz ne varsa elimizden alınmış, gönlümüz bu adaletsizliğe ses çıkarmamaya alışmıştı. Bazen iki kere doğru gibi yaptığımız şeyleri bazen bir kerede yazgının silgisiyle siler olmuştuk... Her şey boş ve her şey ne kadar hoştu... Bilmiyorduk, doğrular mı aslında yanlıştı yoksa yanlışlar mı gerçekti. Ama uçup giden hayaller, gerçeklerin üçkâğıtçılığında ölesiye gelişti... Düzen değişti.  Artık giden gelene eşti. 

Bilmek ve bildiğini bilmemekten, bildiğini düşündüğünden, düşündüğünü yaptığından, yaptığını sandığı şeyi aslında keşkesini yapamadığından dolayı yaptığından, keşkesini yaptığında da pişman olduğundan dolayı artık keşke diyememenin vermiş olduğu keşmekeşlikten habersiz, ne yaptıklarını ne de yapmadıklarını hesap edecek kadar hesabını bilmeyen kimi kuşku yöneticileri, (hesaba yaz geç), hiddetli bir haysiyet peşinde olurken bir o kadar da hatalar içinde beslemekteydi kendilerini (...uzatmaktan ve uzanmaktan vazgeç)...Hepimiz aynıyız, sadece densizlikler benzersiz...

Kale önünde gole uzak kalmış bir forvetin yapacağı en aptalca şey sakatlanmaktı... Gözden uzak olmanın gönüle verdiği mecburiyet sonucu istemeye istemeye ayrılmıştı bezelyeler fasulyelerden... Siftahı olmayan esnafın komşusunun müşterisine göz koyması kadar normaldi bazı şeyler, ne var ki eski ve tozlu şeylere dayanan bir şeyler yok etmişti tarihi eser kaçakçılarının pişmanlık duygularını... Ve yine ne varki tarihe olan saygıları yerli yerinde, pazarlarken onu.
Sonuç:Tarihe geçememiş forvetler siftah etmedikleri için asla pişman olmazlar...
Bir not: Düşünmeyin, bunun niyesini.
İsyanım yok yalnızlığa, güneşin erken batışına, dalların kiraz vermeyişine, aşkın gözden kayboluşuna, forvetlerin sakatlanışına, dünyanın hızla bozulmasına, bunların hepsi doğal şeyler... Ne işim olur ki benim bunlarla. Benim derdim günüm alaturka.
Seviyorum dediğime asla aldırma, sevmiyorum demek daha zor olduğundan söylemişimdir ben bunu. Yaramaz çocukları da severim ben.  Bitmez denilen ne varsa bitmiştir benim gözümde, yoksa bu kadar uzun olabilir miydi yaşam dediğin? Güç içimizde, sevgi diye bir şey yok. Yok sana artık kurabiye. Gölgesi yetmez çınar ağacının, salıncak için ağlayan bir çocuğa... Gölge yetmez başka ihsan isteriz demem normaldir bu durumda...
Hoşçakal demenin anlamı kalmadı, bitti demek bitmedi demenin yarısı kadar değerli değil. Bulutlar yağmur yağdıktan sonra çıkıyor, gözlerim güzelliklerden dolayı yorgun düştü. Çirkini yakından sevmek aşkların en güzeli. Bitmeyen bir şey varsa, o da sonu olmayan başlangıçlardı...
Gözlerime bak, seni sevmiyorum de ve aşklarımdan çek git artık.
Yoksa bırak da seni düşünürken öleyim ve bitsin artık son delikanlılık dileğim...  Haysiyetimden iğrenmenin son demlerindeyim, dizlerimde mecalim yok artık.
İstediğim tek şey eski bir daktiloydu, ama bilgisayarda daha iyisin dediler, vermediler...
Şerbetli Muzdaripliklerin Garabetli Şikâyetnamesi.İndigo Dergisi Yazıları 04.2008

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder