22 Haziran 2014 Pazar

Bir Dağ Gibisin...









 Bir dağ gibisin...
Aşılması güç gibi görünen...
Peki öyle misin gerçekten?

Ben kendi yolunda giden bir yolcuyken karşıma çıktın... Gittiğim yoldan memnun değildim. Kendini hırpalayan bir yolcu kendine sadece yük verir. Yüklerimden kurtulmalıydım... Yüklerim de işte o yapıştığım yeryüzüydü. Bir de kendi kendime acı veren düşüncelerim.Yerin yüzü, göğün yüzünden daha yakındı, daha güvenliydi, ama daha tümsekli ve çukurlu. Ben kafamı kaldırıp gökyüzüne baktım, orda tek bir pürüz yoktu. Allah nasıl şekil verdiyse öyle duruyordu, ona el sürememiştik işte....

Artık yol ayrımına gelmiştim... Bir yanımda emin olduğum acılar, ki asla yanıltmamışlardı beni.
Bir yanımda da ancak o bildik ve tanıdık yüklerimden kurtulursam varabileceğim yüceler var. Lakin biraz yürümek, koşmak, kanatlanmak gerekecek. Bir tür bilgi ve arıtım sürecinden geçmek, eski alışkanlıklardan vazgeçmek, fiziksel ve ruhen iyileşmek, emin olmak hem kendinden hem de Yaradan'dan... Yapmayı istediğim, ama göze alamadığım... Beklediğim fırsat işte geldi. Bu bir çağrıydı.


''Gel...''

''Gidiyorum ama ben de bilmiyorum ki beni ne bekliyor...''

Sadece O'nu dinliyordum. Beni sürüklediği yer, kim acılar, kimi zorluklar, kimi restleşmelerden geçmemi gerektiriyordu. Ama olsun... Geride bırakacağım şey neydi? Bilmediğim bir acı mı? Bildiğim tek şey, bu işin asla böyle devam edemeyeceğiydi. Şimdi gidiyorum. Peki nereye varacağım? Beni kimler bekliyor? Bu şimdilik belli değil. Herşey kendini gösterince görünecek.


Hani Allah'a inanmanın tılsımı vardı ya o neydi? Eğer yüzünü görebilseydik, Allah'a herkes inanırdı. Peki biz niye görmeden inanıyoruz? Görmeden inanmanın muhakkakki bir kemâl'i var. Kemâle varan da cemâli görebilir..

İşte bunu hatırlattım kendime ve söz verdim. Ne olursa olsun...Yürüyeceğim.

Allah'ım...


Geldiğim yer beklediğimden daha iyi değil. Ama olsun...Bilinmezlikler var. Bir sevgi ve sevgisizlik. Bir ışıkta binbir bilinmezlik.
Burada güneş doğuyor ve ilk defa kuşları bu kadar net işittim. Yediklerim lezzet veriyor. Şimdi su içiyorum. Bana başka gereken bir şey yoktu... Dur ve dinle. Hisset.. Yediğine dikkat et.. Aldığın şey lezzet. İşte bu eksikti. Yaşamın bir lezzeti var. Peki o zaman beni ısıran kim? Dertler mi.. Acılar mı... Endişeler mi.. Hüzünler mi.. Duygular mı, düşünceler mi.. Bunların bir sonu gelir de herşey bir gün biter mi? Çok soru sordum... Cevaplar çoğu zaman fazlaca düşünceyle beraber gelmiyor.. Ama çok soru geliyor. Gelsin bakalım. Güller yine açacak... Hep bir mücadele, hep bir gaile olacak. Olsun be. Olsun.

Gidiyorum.. Bir çeşmeye geldim. Su akıyor...Küçük çocuk dedesiyle birlikte su testisini dolduyor. Benim testim yok. Halbuki yolum uzun. Küçük bir çocuk bile bunu biliyor. Ben aklımı nerde bıraktım? Aman canım, sahip olmak yok, sonu da yok. Geldiğim yerden beni özgürleştiren buydu. Şimdi ihtiyacım kadar içeyim.. Yarına Allah kerim. Yollar varsa, insanlar varsa, çeşmeler de olacak, testiler dolacak elbet.

İşte yol, yolculuk, yerleşmek ve testi arasında bir ilişki başlıyor. Yaşıyoruz ve bir yoldayız.. Ama kimi zaman yerimizde sayıyoruz.. Testimizi dolduruyoruz.. Halbuki temiz temiz içsek ve yolumuzda yürüsek.. Yollar bilinmezlerle dolu diyor genetik uyarı sistemimiz. O halde ya testisiziz ya da testi aslında biziz. Sahip olmak ve yerinde saymak ile, sahip olmadan yolunda yürümek... İşte bu tercihler kim olduğumuzu belirleyecek.

Geldiğim yeni yer bir kasaba. Bir pazar kurulmuş. Hummalı bir alışveriş var... Çok çeşit var. Geçip gidiyorum. Burada her renkten kumaş, her renkten insan var. Bir köşede yaşlı bir adam var. Elinde bir tahta parçası.
-Amca ne yapıyorsun?
-Ben kaşık ustasıyım...

Kaşık. Bir tane alayım...Artık kaşığım var. Ama son kuruşum da bitti. Kaşığım varsa, karıştıracak yemeğim de olacak elbet. Neye niyetlenirsen, kısmet ona göre gelir. Bir ümitle yine dolarak yoluma devam ediyorum...

İnsanlar sana deli diyebilirler. Ama sen inandığın yolda devam edersin. Aklın ve inancın birbirini tamamlıyorsa ne ala. Değilse sen ya bir mecnunsundur, ya da mantığına aşkı feda eden Leyla. İkisinden biri olma. Ama ikisi bir olmadıktan sonra, aşk'tan sana ne fayda?

Yürüyorum... Yolda bir çoban bana bir tas süt verdi. Yarısını içtim... Çobandan bir kaşık yoğurt çaldım süte. Yükledim çantama.. Akşam oldu... Sabah oldu. Yoğurdum oldu. Karnım doydu. Şükür Yaradan'a!

Dağlar aşılmaz değil. Sen de değilsin. Yüklerimden arındığımda, ben de ulaşırım o zirvelere. Şimdilik ben o enginlerde değilim... Ben bu dağın eteklerinde bir kır çiçeği olmaktan da utanmıyorum. Lakin yollar ancak yürümeyenler için uzundur...Bir çiçeğin ömrü yetmez belki ama bir arının ömrü yeter yol almaya. Belki onun kanatlarında uçar, erişirim enginlere.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder